Genç Sinan’ın Acıları

Nuri Bilge Ceylan filmleri arasında bir sıralama yapsak, Ahlat Ağacı nerede olur. Ceylan, sineması arasında benim için hala Bir Zamanlar Anadolu’nun yeri ayrıdır ki bunun için de diğer filmlerinden ayıran net bir şey ortaya sunamam. Ahlat Ağacı 3 saati aşan uzun süreye sahip olup da hiç teklememesi, hiç seyirciyi sıkmaması ve sürekli öykünün içinde tutması da ayrı bir marifet. Cannes’da hiçbir zaman kadar uzun filmlere alıcı gözü ile bakılmamasına rağmen, son gün gösterilmesine rağmen (jürinin o kadar film gördükten sonra bu filme duyacağı ilgi ve dikkat ayrı bir sorun) o kopan alkış tufanı film olan ilgili anlatmaya yetiyor. Filmin en büyük başarısı başta da söylediğim gibi aslında birbirinde çok dağınık gibi dursa da , seyirciyi asıl bir konunun etrafından dolandırsa da bunu hiç sıkmadan hatta ciddi merak uyandırarak yapması. Ceylan’ın film normlarına göre uzun,geveze,komik ve politik bir film.

Bir genelleme yaparsak bütün Ceylan filmleri gibi bir erkek dünyası filmi Ahlat Ağacı, bir oğul, bir babanın ve bir dedenin 3 kuşak farkı ile başlıyor. Sinan, yeni mezun olmuş ve memleketi olan Çan’a geri dönmesi ile başlıyor. Sinan yeni mezun bir öğretmen, atanmayı bekliyor yada bekleyecek. Önünde öğretmenlik dışında polis olmak yada askere gitmek var. Sinan’ın kafasında olan asıl düşünce bulunduğu yeri, coğrafyayı anlatan bir kitap yazmak. Kendisi dahil herkese karşı mutsuz ve sevgisiz bir tip, en büyük kavgaları ise babası İdris ile.

İdris taşralı bir ailenin çocuğu, öğretmen olmuş. Ama çevresinin de etkisi ile bütün kazandığı at yarışında kayıp etmiş, emekliliğinde ise tek isteği köye dönmek ve orada bir kuyudan su çıkarmak. Hiç zaman ailesi için örnek ve iyi bir aile reisi olamamış. Rahat bir karakter. Ailenin bütün yükü ise eşi Asuman’ın sırtında. Asuman’ın İdris’e karşı adını koyamadığı bir sevgisi var, Sinan çoğu eleştirisine rağmen her zaman İdris yanında olmuş. Hep aklında o ilk tanıdığı İdris var.

Sinan’ın yolcuğunu kitap çıkarmak için gittiği belediye başkanı ile sohbeti ile başlıyor. Başkan Sinan’ı başından savmak için bin bir yalan uyduruyor. Sonra ki durağı sponsor olur olarak gönderildiği bir müteahhit, bir aydın olarak anlatılan müteahhit tam olarak bir taşra uyanığı. Buralardan eli boş dönen Sinan, kitap çıkarmak için parayı babasının en değerli varlığı olan köpeği satarak sağlıyor. Babası için beni dünyada tek seven varlık olarak tanımladığı bu köpeği Sinan’ın sevmesini beklemek çok masumca olurdu herhalde.

Bütün Nuri Bilge Ceylan filmleri arasında ki en geveze filminin bu olduğu söylemiştik. Ayrıca en komik filmlerinden de biri.Film de ki bu konuşkanlık iki sahne de zirve yapıyor.İlki Sinan’ın bir kitapçı da gördüğü yazar Süleyman ile taşra edebiyatı üzerine uzun uzun konuştuğu sahne. Sahnenin devamı ve kitapçıdan dışarı çıktıktan sonra ki sohbet hiç durağana ve tekrara düşmeden devam ediyor, hatta bazı bölümlerde seyirciyi güldürüyor bazen geriyor. Sinan’ın köyden iki imam ile din üzerine sohbetleri ise sinema tarihinde az denk gelinen bir an. Uzun uzadıya din, dinin toplum üzerinde ki etkisi ve reformları üzerine süren bu sohbet, yol boyunca din (özellikle islam) konuşa konuşa günümüze geliyor. Yolda ki her adım sohbet de din tarihinin başka bir katmanı olarak atlıyor. Filmde ki en güçlü anlarından biri de, köyün gençlerin hayali olan ve Sinan’ın eskiden aşık olduğu Hatice. Sinan ile bir su başında karşılaşmaları, Sinan nasıl bulunduğu yerden nefret ediyorsa, Hatice de aynı duyguları başka şekilde yaşıyor ama yorulmuş ve olanları kanıksamış bir durumda evlenerek buradan kurtulmanın hesabını yapıyor.

Bütün Nuri Bilge Ceylan filmlerin alameti farikası olan oyunculuk performansı bu filmde de hiç şaşmıyor. Sinan rolünde Doğu Demirkol, İdris Murat Cemcir, Asuman Bennu Yıldırımlar Yazar Süleyman Serkan Keskin ve küçük bir rolde müthiş iş çıkaran Hazar Ergüçlü. Ceylan en büyük destekçisi Gökhan Tiryaki görüntü yönetmenliğinde yine müthiş iş çıkarıyor. Çanakkale’nin doğasını filmin anatomisine ilmik ilmik işliyor.

Ceylan bu filmde bir çok şeyi çok da önemsemiyor. Mesela karakterlerin şiveleri hiç bir birini tutmuyor. Ama bir zaman sonra bu filmin müthiş şekilde içine yediriliyor. Aynı şekilde Murat Cemcir ile Doğu Demirkol’un yaş farkların az olması bir baba/oğuldan daha çok bir abi/kardeş gibi durmasında filmde genelinde hiç rahatsız etmiyor. Genel Türkiye bakışında bozkırı bir kurtuluş şehrin bütün kötü huyundan uzak bir kaçış olarak gösterildiği yerde, Ceylan bozkırın diğer yüzünü acımasız yüzünü göstermeyi devam ediyor. Bozkırın/taşranın insanların üzerine yüklediği derti, acıyı ve kederi ve bunlardan kaçış için ters yönü şehri anmaları anlatıyor. Film, çoğu yerde bütünlük arz etmese de karakterleri bir odaya hapis edip konuşturmak yerine dışarı çıkarıp yollara düşürüyor ve böyle konuşturuyor. Bu bütün uzun konuşmalar ortada duran ana hikayeyi örüyor adeta. Son tahlilde Ceylan bir kez daha ülke sinemasının en iyi hikaye anlatıcı olduğu

kanıtlıyor ve sonra ki filmini merakla bekletiyor.