Us: Düşmanla Tanışma

Jordan Peele Amerikan sinemasının yeni merkez sinemasını ayağa kaldıran adam olabilir mi? Us ile bunun cevabını veriyor.


George Romero 1968 yılında Night of the Living Dead’i vizyona soktuğunda büyük bir heyecan ve korku ile karşılanmıştı. Çok düşük bütçe ile çekilen film, müthiş bir gişe hasılatına imza atmıştı. Romero’nun en büyük başarısı zombileri popüler kültüre kazandırması değil, Night of the Living Dead’e kurguladığı politik hicivdi. Dönemin en korkulan mevzusu olan soğuk savaşı bir zombi hikayesine yedirmesi en büyük başarısı idi. Jordan Peele, Get Out’da tam olarak bunu başarmıştı. Az kabul edilecek bir bütçe ile çekilen film bir aile buluşmasının kanlı bir sona gidişi izlemiştik. Afro-Amerikalı bakış açısı ile Amerikanlı beyaz liberallerin ikiyüzlülüğü ortaya koymuş ve bir çok siyasi hicivi de filme yerleştirmişti.

Amerika’da Donald Trump’in başa geçtiği döneme denk gelen Get Out ciddi gişe başarısına imza attı ve Jordan Peele’ye oscar getirdi. Eleştirmenlerden çok iyi dönüşler aldı ve Peele için yeni Kubrick, Hitchcock yakıştırmaları yapıldı. O illa birisine benzeyecekse bence yeni Romero olabilir ki, Peele özgün bir yönetmen olduğu, farklı bir yere sahip olduğu da belirtmek şart.

İlk film Get Out sonrası Jordan Peele 2. uzun metraj filmi Us -Biz- için çok büyük beklenti oluştu. Yönetmen bu beklentileri boşa çıkarmadı ve Us ile de ciddi övgüler aldı ve film Amerika’da şimdiden hatırı sayılır bir gişeye ulaştı. Peele, Get Out’da yakaladığı damarı bire bir Us’a taşımıyor, ilk filmi kadar ağır bir alt metin sunmuyor ama başvurduğu yol çok daha retorik ve işlevsel.

Eğer filmi izlemediyseniz yazının bundan sonrası tadınızı kaçırabilir. Us, 1986 da geçen bir prolog ile başlıyor. Çocuk yaşlarda olan Adeladie, Santa Cruz plajında bir panayırın içinde eğlenmeye çıkmış. Anne-babasının bir anlık boşluğundan sessizce aralarından uzaklaşıyor ve bir pavyona giriyor. Burada doppelgangerı -ikizi- ile karşılaşıyor. Burayı belli bir tatta bırakarak günümüze geliyoruz. Adelaide artık orta yaşlarında bir kadın, evlenmiş ve iki çocuk annesi. Yıllar sonra bu sırrı yaşadığı yere yaz tatili için geri geliyor. Eşinin ısrarı ile Santa Cruz’da ki o plaja geri dönüyor. Gün boyunca huzursuz ve gergin olsa da başına bişi gelmiyor ta ki bunun akşamına kadar.


Jordon Peele ilk prolog da olduğu gibi bütün plaj sahnelerinde gerilimi müthiş sağlıyor. İzleyiciye plajı Adeladie’nin gözünden aktarıyor ve onun hissettiği gerginliği ve rahatsızlığı bizlerin hissetmemizi bekliyor. Bir şeylerin olmasını bekliyoruz ama istediğimiz olmuyor. Plaj dönüşü gece aile yatmaya hazırlanırken evlerin bahçesinde kırmızı tulumlar içerisinde bir aileyi fark etmesi ile şiddetli bir karşılaşma baş gösteriyor. Jordan Peele, bu sahneden başlayarak korkunun bütün klişe öğelerine başvuruluyor ama bunları kullanması ne filmin temposuna zarar veriyor ne de hikayenin tıkanmasına. Wilson ailesinin bahçesinde duran aile, her biri kendileri benzeyen birer kopyaları. Yazlık evin salonunda iki Adeladie arasında bir yüzleşme söz konusu…

Jordan Peele, asıl olarak “Biz”lerin mücadelesini veriyor. Kırmızı elbiseli doppelganger insanın en ilkel güdülerine sahipler. Savaşçı, konuşamayan çeşitli homurtular çıkaran varlıklar. Aralarından tek konuşan ise Adeladie’nin doppelgangeri. Asıllarından nefret ettikleri açık ama Wilson’lara zarar verme konusunda sabırlılar ve bu anın tadını çıkarmak istiyorlar. Kırmızılar veya kopyalar insanlığın barbar tarafını işaret ediyor ve insanlığın modern toplum adı altında bastırılan bütün özelliklerine sahipler. Yağmacı, ilkel ve cani… Bütün kırmızılar, kopyaları oldukları kişilerin özellikleri taşıyorlar. Evin kızı olan Zora’nın kopyası rekabetçi ve Zora gibi koşucu. Jason’nın kopyası ise şakacı eğlenmeyi seven biri. Ayrıca yaşamak için kopyalarını öldürmek zorundalar.

Wilson ailesi orta sınıf bir Amerikan ailesi. Ailenin o anını biliyoruz. Jordan Peele ailenin geçmişi hakkında hiç bilgi vermiyor. Ailenin babası Gabe Wilson, silik bir görüntü verse de ailenin en hırslı kişiliği. Üst sınıf olmak istiyor ve komşuları beyaz Tyler ailesini örnek alıyor. Onlara yakın bir yerden yazlık ev satın almış. Onların arabalarına, tekneleri imreniyor. Hatta kendisi de orta halli bir tekne bile satın alıyor. Yine Josh Tyler ile olabilmek için ailesine zorlayarak Santa Cruz’a getiriyor. Wilson’lar ilk saldırıdan kurtulduktan sonra Tyler’lara sığınmak istiyor ama onlar kendi kopyaları tarafından öldürülmüş. Gabe Wilson başta olmak üzere Wilson’ların bütün Tyler mal varlıklarını ele geçirmesi tesadüf değil. Önce evi almaları sonra Gabe’nin Tyler’lerin teknesinde Josh Tyler’in kopyasını öldürmesi ve ailenin büyük bir gururla Tyler’ların arabasını alması gibi.


Jordon Peele’nin filmde en açık göndermelerin biri de İncil’in Yeremya 11:11 kısmına olan göndermesi. İncilin bu kısımı “Bu yüzden RAB, ‘Kaçıp kurtulamayacakları bir yıkım getireceğim başlarına’, ‘Bana yakarsalar da onları dinlemeyeceğim.” şeklinde. Doppelganger’in ilk geldiği gece Gabe’nin özetini izlediği beyzbol maçının 11:11 berabere olması, evin oğlu Jason’in odasında saatin 11:11 olması gibi 11 rakamına bir çok gönderme mevcut. Hatta film de rakam olan yer yerde 11 var. Adeladie’nin çocukluğun gösterildiği prologda babasının kazandığı hediye için 11 numaranın olduğu hediyeyi seçmesi veya Wilson’ların olayları izlediği televizyon kanalının Canal 11 olması gibi. Burada bir birlerine en yakın rakamlar olan 11’in seçilmesi, Yeremya 11:11 kısmının işaret edilmesi filme dini bir güç ve anlam katıyor.

Jordan Peele’nin hem filme koyduğu bir tür imgeler hemde gerilim anına kadar giden yol muhteşem işliyor ve Adeladie gibi bizler bu tesadüfleri yaşıyoruz. Peele, sürekli kamerayı oyuncuların yüzlerine tutarak anlık tepkilerinden çok iyi yaralanıyor ve hikaye sona doğru ritim düşürmeden çok iyi işliyor. Jordan Peele, konuyu tam olarak bağlayamadığı düşünerek iki ayrı final tasarlamak istemiş. İlk finalde kopya Adeladie yeraltında durumu açıklayan bir konuşma yapıyor. Açıkcası bu konuşma hem filmin ritmini öldürüyor hem de olayı açıklama konusunda çok havada kalıyor. İkinci final ise seyirciyi asıl etkileyen an oluyor. Hem Adeladie’nin kopyasının neden diğerlerinden farklı olduğu, bu kalkışmanın neden başladığını ve kopyaların neden elele tutuştuklarını bir mantığa oturtuyoruz.

Filmin müzikleri Get Out da olduğu gibi Michael Abels’e ait ve çok başarılı. Müzik kullanımın yanı sıra Jordon Peele’nin filmin başından başlayarak, olayların başlatığı yer olan sahilde ki korku evine geri dönülmesine kadar gerilimi hep zirve de tutuyor. Stanley Kubrick’in The Shining’in de olduğu gibi Peele’nin kamerası da hep karakterin yüzünde geziyor. Yeraltının görüntüsü ise Overlook Otelinin koridorlarını hatırlatıyor.

Başta Adelaide rolunda Lupita Nyong’o olmak üzerine çift rollerde izlediğimiz oyuncular çok iyi işler çıkarıyor. The Handmaid’s Tale’den aşina olduğumuz Elizabet Moss komşuları Kitty Tyler rolunda az ama öz iş çıkarıyor. Vesselam Jordon Peele bayadır ortalarda olmayan Amerikan merkez sinemasının tam merkezine oturmuş durumda. Us, belki oscar için şansı olmaz ama şimdiden ciddi bir gişeye ve popülerliğe ulaştı. Kendi hikayeleri yazan Jordan Peele’de artık çok beklenen yönetmenlerden biri oldu. Ve bizler sırada ki yolcuğa sanırız, bizi çok bekletme.