The Dead Don’t Die:Neden Zombi

Bu yıl Cannes Film Festivalinde gösterildiğinde hem seyircide hem de eleştirmenlerde acı bir tat bırakan The Dead Don’t Die , başı sonu çok belli olmayan bir Jim Jarmusch film.

Artık zombi filmi izlemeye ne kadar istekliyiz. 1968’de George Romero’nun Night of the Living Dead ile başlayan zombi miti, o yıldan bu zamana kadar önemli bir popüler kültür unsuru oldu. Bir çok farklı formda gördük zombileri, artık ne kadar faklı görebiliriz ki sorusu aklınızı kurcalarken, melodramın kabul görmüş usta yönetmeni Jim Jarmusch bir zombi filmi çekeceğini duyduk.

Jim Jarmusch adına buna şaşırdığımızı sanmıyorum. Son yıllarda kendisinin bu türlere ilgi duyduğunu biliyorduk. Only Lovers Left Alive ile vampir işine el atan Jarmusch, bu sefer de zombi aleminin kanlı dünyasına giriş yapıyor. Son dönemde filmografisine eklediği filmlerle eski günlerine rahmet okutan yönetmenin buradan nasıl çıkacağı da ayrı merak konusu.

Bu yıl Cannes’da ilk kez gösterilen film, seyirciyi ve eleştirmenlerde derin bir burukluk bıraktı. Jim Jarmusch son yıllarda geniş kadrolar ile çalışmayı seviyor. The Dead Don’t Die’de oldukça geniş ve tanıdık bir oyuncu kadrosu var. Centerville adında bir kasabada akşam güneşinin geç batmasına, evcil hayvanların kayıp olmasına şahit oluruz. Sonra bunun sebebinin dünyanın kutuplarda yeraltı kaynakları araması olduğunu öğreniyoruz. Ve bir gece iki zombi ile başlayan dehşet giderek bütün şehri esir alıyor.

Bu kısa giriş bile size tanıdık gelebilir. Keza film bu tanıdık kokudan ve dokudan çok uzağa gidemiyor. Filmin, ilk başında şehrin polis memurların ile bir arabada gidiyoruz ve radyoda bir şarkı çalmaya başlıyor. Polis şefi Cliff bu şarkının çok tanıdık olduğu söylüyor ama bir türlü çıkaramıyor. Yardımına koşan polis memuru Ronnie şarkının filmin tema şarkısı olduğu söylüyor. İşte filmin en ayrı durduğu an bu dördüncü duvarı aştığı an oluyor. Buradan sonra çok farklı bir şey bekletiniz olabilir ama her şey orada o polis arabasının içinde kalıyor.

Filmde bir çok ünlü ismin olduğu söylemiştik. Tom Waits’i ormanda yaşamın sürdüren bir meczup, Steve Buscemi’yi kafasında “Amerika’yı beyaz yapalım” sloganı bulunan bir şapka takan çiftçi, Iggy Pop’u kahve manyağı bir zombi, Selena Gomez’i Cleveland’dan geldiğine inandığımız bir hippiyi canlandırırken görüyoruz. Only Lovers Left Alive’de Jarmusch ile çalışan Tilda Swinton’u İskoç, samuray kılıçlara ilgi duyan bir cenazeci olarak karşımızda. Bu kadar oyuncu içinde belki en torpil geçilen isim. Filmin mizahı içinde en kararlı karakter durumunda. Filmin asıl mizah ise Adam Driver’ın oynadığı Ronnie’den çıkıyor.

Film için söylenen olumlu tenkitlerin önemli kısmı zombilerin normal hayatlarında ne önemli ise burada onları tekrarlaması. Bir şekilde ortalık da kahve, Wİ-Fi, Oyuncak diye dolaşan zombiler görüyoruz. Hatta yediği bağırsakları bırakıp kahveye hayır diyemiyorlar. Ama bu tüketim alışkanlıkları ne de zombi mizahı filmlerde ilk kez yapılmıyor. Zombieland’de şakası, Dawn of the Dead’de ise tüketim toplumu eleştirisi yapılmıştı.

Jim Jarmusch, çok da akmayan ve bir yere çıkmayan hikayeyi sona bağlamak konusunda da epey zorlandığı açık. Jarmusch, hatırına katlanmak isteyenlere belki ama onun dışında neden izledim diye kendinize sormanız muhtemel.