Joker:Acı,Dram ve Şaka

Film, Genel

Yılın en çok beklenen filmi olan Joker, tam beklentiyi karşılamasa da çizgi roman uyarlamaları için yeni bir rota çiziyor. Az çizgi roman çok sinema. Bakalım bu formül ileride iş görecek mi.

Joker, günümüzün bilinen çizgi roman uyarlamalarına benzemediği aşikar. Bunun ilk işareti +18 ibaresi ile vizyona girmesi. Buna rağmen aşırı bir şiddet bekletiniz, uçan kaçan sahneler bekliyorsanız sizi tatmin etmeyebilir. Joker, bununla birlikte çizgi roman ile olan bağını oldukça ince bir çizgide tutuyor. 

Filmin, dünya prömiyeri Venedik’de yapıldı ve Altın Aslanı kazandı ve sonrasında Kuzey Amerika prömiyerinin yapıldığı Toronto’dan sonra film hakkında eleştiler yükselti. Film için oluşan ilk yargı sebepsiz bir şiddet özendirmesi olduğuydu. Zaten ilk çekim duyurusu yapıldığında büyük merak uyandıran film, oluşan bu eleştiri halkası ile oluşan beklenti daha da katlandı. İşte Joker bu beklentiler ile vizyona girdi.

Sokaklarında çöplerin toplanmadığı, damarlarında süper farelerin dolaştığı çürümüş bir şehir Gotham City. Bu şehrin ezilen, itilen bireylerinden biri, annesi ile yaşayan hayatını palyaçoluk yaparak kazanan Arthur Fleck. Arthur, bir çok psikolojik sorun ile birlikte yaşıyor. Hayatı boyunca yapmak istediği tek şey ise komedi kulübünde gösteri yapmak. Arthur Fleck işlerinin birinde müzik dükkanının kampanyasında görevli ve işinin ortasında bir grup genç tarafından sokak ortasında dayak yiyor. Böylece Arthur Fleck’in ilk ezilmesine , tartaklanmasına tanık oluyoruz. Artık metroda yuppielerin saldırısına uğrayan, çalıştığı iş yerinde arkadaşları tarafından alay konusu olan, otobüs de bir çocuğu eğlendirmeye çalıştığından bile sert bir tepki alan, komedi kulüplerinde başarısız denemeleri olan bir adamın değişimine doğru gidiyoruz. 

Yönetmen Todd Phillips, Joker’in bir çizgi film uyarlaması olmadığı üzerinde ısrarla durdu. Özünde filme Batman’ın düşmanı Joker filmi demek de zor. Ortada Gotham’lı sistemin altlara doğru ittiği, akıl sağlığı sorunları olan bir Arthur Fleck’in hikayesi var. Joker’in çizgi roman külliyetinden en büyük özelliği orijinal bir hikayesinin olmaması. Alan Moore tarafından 1988’de yazılan Batman: The Killing Joke bilinen en iyi Joker hikayesi, lakin çok zorlama bir okuma yapılmadığı dışında(ikisinde de palyaço kökenli olmaları gibi..) bu kitabı da kendine örnek almıyor. Yönetmen Todd Phillips ile birlikte senarist Scott Silver ( The Fighter’in da yazarı) ile Joker’e apayrı bir geçmiş yazıyor.

Film, için 1981 (filmde bir yıl belirtilmiyor ama sinemalarda Blow-Up’ın afişleri görmek mümkün) yılının seçilmesi hiç şüphesiz ki tesadüf değil. Şehir Gotham ama gerçek dünyaya yansıması 1981’nin New York’u. Bütün dünyada neoliberal politikaların alabildiğince baskısının hissedildiği yıllar. Sermaye grubunun güçlendiği, toplumun alt kesimin daha da ezildiği, dışlandığı yıllar. Filmde bir hükumet etkilisi görmüyoruz. Onlarında adına konuşan şehrin belediye başkasını adayı olan oligark bir porte çizen Thomas Wayne. 

Arthur Fleck’in işten döndüğü bir gece metroda üç yuppie’nin saldırısına uğrar ve taşınmaması gereken silahı ile üç adamı da öldürür. Ölümler ile bilinen tek gerçek katilin bir palyaço olduğudur. Bu cinayet şehirde bir ayaklanmanın ilk fitili ateşler. Bu toplumun ezilmiş kesimin, toplumun üst kısmını oluşturan yuppilerden intikamıdır. Todd Phillips burada 1984 yılında Bernhard Goetz adlı bir vatandaşın New York metrosunda 4 kişiyi öldürmesi ve sonrasında gelişen olaylardan etkilendiği açık.

Diğer taraftan Arthur Fleck’ın öyküsü daha da kötüleşiyor. Psikolojik sorunları için tedavi aldığı belediye yardımları kesiyor. İşinden kovuluyor ve birlikte yaşadığı annesi ile ilişkileri kötüye doğru gidiyor. Artık dram ağır bir melodrama doğru gidiyor. Joker’in değişimi bu yaşadığı toplumsal sarsıntıdan öte, akıl sağlığını yitirmiş bir kişinin değişimi olarak önümüze geliyor. Belki filmin senaryosunda da ki en büyük dönüş bu. Öyküyü dayadığı politik ortamı terk ediyor ve Arthur Fleck’in Joker’e dönüşümünü akıl sağlığın bozulmasına dayıyor. Ezilenlerin sesi olmaktan, ilaçlarını alamayan, akıl sağlığı bozulmuş, hayatını sillesini yemiş bir adamın şiddete meyli olarak görüyoruz.Bu sapmanın filmin oturduğu zemine zarar verdiği aşikar. Bütün film boyunca Arthur Fleck’in başına Küçük Emrah gibi gelmeyen kalmıyor ve seyirciye bağ kurmak için bunu sonuna kadar zorluyor. 

Burada filmin özellikle Amerika’da en çok eleştiri aldığı yer ortaya çıkıyor. O zaman biz de mi şiddete başvuralım. Dönüşüm sonrası oluşan Joker’in işlediği cinayetlerin hep bir sebebi var. Bizde seyirci olarak bu cinayetleri onaylıyoruz veya film bize bunları onaylatmak için çabalıyor.

Komedi filmleri ile tanıdığımız Todd Phillips yönetmenlik için büyük bir çaba gösteriyor. Filmin her karesine kendini atadığı ve iyi olması için çok büyük çaba veriyor. Filmin görselliği muazzam durumda. Gotham’ı New York’dan ayıran o uzun sokak merdivenleri Arthur Fleck’in değişimin simgesi olarak müthiş kondurulmuş. Sinema tarihinden pek çok filme derin göndermeler varken Martin Scorsese’nin 1976 yapımı Taxi Driver ile 1983 yapımı The King of Comedy’inden cömert dayanak noktaları var.

Chernobyl ile tanınmaya başlanan İzlanda’lımüzisyenHildur Gudnadóttir’in eşsiz müzikleri filme eşlik ediyor. Oscar da şansı ne olur bilmiyorum ama adaylık alacaktır. Ve gelelim Joaquin Phoenix’i. Özünde zaten çok başarılı bir oyuncu olan Phoenix’i bütün dünya tek ağızdan övgüye boğdu. Şimdi bizim bir şeyler dememize gerek. Ezcümle Joker, özünde derinlere inmek isteyen ama şartların el vermemesi ya da istememesi nedeni olarak oraya inmeden üsten geçerek gidiyor. Bu biraz filmin inancını sorgulasa da sinematografi olarak vaad ettiğini veriyor. 

The Dead Don’t Die:Neden Zombi

Film

Bu yıl Cannes Film Festivalinde gösterildiğinde hem seyircide hem de eleştirmenlerde acı bir tat bırakan The Dead Don’t Die , başı sonu çok belli olmayan bir Jim Jarmusch film.

Artık zombi filmi izlemeye ne kadar istekliyiz. 1968’de George Romero’nun Night of the Living Dead ile başlayan zombi miti, o yıldan bu zamana kadar önemli bir popüler kültür unsuru oldu. Bir çok farklı formda gördük zombileri, artık ne kadar faklı görebiliriz ki sorusu aklınızı kurcalarken, melodramın kabul görmüş usta yönetmeni Jim Jarmusch bir zombi filmi çekeceğini duyduk.

Jim Jarmusch adına buna şaşırdığımızı sanmıyorum. Son yıllarda kendisinin bu türlere ilgi duyduğunu biliyorduk. Only Lovers Left Alive ile vampir işine el atan Jarmusch, bu sefer de zombi aleminin kanlı dünyasına giriş yapıyor. Son dönemde filmografisine eklediği filmlerle eski günlerine rahmet okutan yönetmenin buradan nasıl çıkacağı da ayrı merak konusu.

Bu yıl Cannes’da ilk kez gösterilen film, seyirciyi ve eleştirmenlerde derin bir burukluk bıraktı. Jim Jarmusch son yıllarda geniş kadrolar ile çalışmayı seviyor. The Dead Don’t Die’de oldukça geniş ve tanıdık bir oyuncu kadrosu var. Centerville adında bir kasabada akşam güneşinin geç batmasına, evcil hayvanların kayıp olmasına şahit oluruz. Sonra bunun sebebinin dünyanın kutuplarda yeraltı kaynakları araması olduğunu öğreniyoruz. Ve bir gece iki zombi ile başlayan dehşet giderek bütün şehri esir alıyor.

Bu kısa giriş bile size tanıdık gelebilir. Keza film bu tanıdık kokudan ve dokudan çok uzağa gidemiyor. Filmin, ilk başında şehrin polis memurların ile bir arabada gidiyoruz ve radyoda bir şarkı çalmaya başlıyor. Polis şefi Cliff bu şarkının çok tanıdık olduğu söylüyor ama bir türlü çıkaramıyor. Yardımına koşan polis memuru Ronnie şarkının filmin tema şarkısı olduğu söylüyor. İşte filmin en ayrı durduğu an bu dördüncü duvarı aştığı an oluyor. Buradan sonra çok farklı bir şey bekletiniz olabilir ama her şey orada o polis arabasının içinde kalıyor.

Filmde bir çok ünlü ismin olduğu söylemiştik. Tom Waits’i ormanda yaşamın sürdüren bir meczup, Steve Buscemi’yi kafasında “Amerika’yı beyaz yapalım” sloganı bulunan bir şapka takan çiftçi, Iggy Pop’u kahve manyağı bir zombi, Selena Gomez’i Cleveland’dan geldiğine inandığımız bir hippiyi canlandırırken görüyoruz. Only Lovers Left Alive’de Jarmusch ile çalışan Tilda Swinton’u İskoç, samuray kılıçlara ilgi duyan bir cenazeci olarak karşımızda. Bu kadar oyuncu içinde belki en torpil geçilen isim. Filmin mizahı içinde en kararlı karakter durumunda. Filmin asıl mizah ise Adam Driver’ın oynadığı Ronnie’den çıkıyor.

Film için söylenen olumlu tenkitlerin önemli kısmı zombilerin normal hayatlarında ne önemli ise burada onları tekrarlaması. Bir şekilde ortalık da kahve, Wİ-Fi, Oyuncak diye dolaşan zombiler görüyoruz. Hatta yediği bağırsakları bırakıp kahveye hayır diyemiyorlar. Ama bu tüketim alışkanlıkları ne de zombi mizahı filmlerde ilk kez yapılmıyor. Zombieland’de şakası, Dawn of the Dead’de ise tüketim toplumu eleştirisi yapılmıştı.

Jim Jarmusch, çok da akmayan ve bir yere çıkmayan hikayeyi sona bağlamak konusunda da epey zorlandığı açık. Jarmusch, hatırına katlanmak isteyenlere belki ama onun dışında neden izledim diye kendinize sormanız muhtemel.

Border: Soğuk Sınırlar

Film

Kabullenmesek de kendi içimizde sınırlar var. Bu sınırları bazen kendimiz, bazende toplum bize bunu koyar. Peki bu ne kadar doğru. Biz kimiz ve bu sınırları kim koydu. Kuzeyden gelen Border bunun cevabını verebilir mi?

Border, adı gibi sınırda bir film. Filmi gören bir çok kişi gördüğü şeyi en kötü film olarak sınıflandırabilir. Benim gibi bir kısım için ise sinemada gördüğü en garip filmlerden biri olarak adlandırabilir. Let the Old Dreams Die’in (Gir Kanıma) de yazarı olan John Ajvide Lindqvist’in kısa öyküsünden Isabella Eklöf ve yönetmen Ali Abbasi tarafından senaryolaştırılmış. Ali Abbasi, İran doğumlu bir İsveç’li. Çocukluğu ve gençlik yılları Tahran’da geçmiş. Okumak için geldiği İsveç’e göç etmiş, şimdilerde ise Danimarka’da yaşıyor. Ali Abbasi, Border ile uyumadan çocuklara anlatılan bir İskandinav masalı işliyor. 

Tina, İsveç’de küçük bir sahil kasabasının limanında gümrük güvenliğinde çalışıyor. Uzun bir koridordan geçen yolcuları ayakta durarak izliyor ve koku alma gücü sayesinde, insanlarda ki öfke, korku, utangaçlık gibi duyguların kokularını alıyor. Yakaladığı suçlular avuntu niteliğinde ama bir gün çocuk pornosu taşıyan iyi giyimli bir adamı yakalıyor ve yetkiler tarafından bu işin içine sokuluyor. 

Tina, insanlardan uzak, ormanda küçük bir evde yaşamayı tercih ediyor. Roland adında köpek dövüşlerine katılan bir adam ile aynı evi paylaşıyor. Aslında Roland’dan hoşnut değil ama babasına dediği gibi insanların çevresinde bulunmasını da istiyor. Tina için her şey rutin bir iş gününde fiziksel olarak kendine benzeyen Vore’nın gelmesi ile değişiyor. Tina, belki istemeden kendini Vore’ya doğru itiyor. Tina bu arada çocuk pornosu soruşturmasında yetkililere yardım ediyor ve filmde yan öykü olarak ilerliyor. 

Buraya kadar olanlar bir film için çok klişe olabilir. Filmin asıl marifet Tina ve Vore’nin fiziksel durumları. Neandertal bir görünüşe sahipler. Tina’nin hayvanlarla ilişkisi, ayakları çıplak ormanda dolaşması doğa ile arasında bastırılmış bir duygu içerisinde. Bir tarafta modern insan yaşamı bir tarafta ise doğa. Şimdi tam bu arafta Tina. Kendini modern insan tarafında görüyor ve/veya görmek istiyor. Vore ise kendini insan gibi görmüyor hatta insanı düşman olarak görüyor ve intikam almak istiyor. Tina’nin bastırdığı bütün duyguların dışa vurumunu Vore’de görmek mümkün. 

Ali Abbasi, dışarıdan bakılınca hissedilecek bu ayrımı anlatırken, ne Tina’nin ne de Vore’nin toplum içinde dışlanmasına veya alay konusu olmasına bizi tanık etmiyor. Belki kendi deneyimlerinden de yola çıkarak kuzey Avrupa’nın bastırılmış ayrımcı hislerinin direk göremiyoruz. Gümrük görevi sırasında bir adamın Tina’nın arkasından “çirkin oruspu” demesi gibi yüze karşı bir alay yok ama içten oluşan bir sınır var. Şimdi Vore, bu sınırın farkında ve insan olmadığı ve insanların dost olmadığı konusunda da kararlı. Kurtçuk yiyen Vore, bunu Tina’ya da teklif edince Tina’nın tepkisi bunun iğrenç olduğu, iğrenç olma sebebi olarak da herkesinin bunu böyle söylediği. Tina’nın verdiği cevaptan neden duygularını bastırdığı ve neler hissettiği anlıyoruz. Modern insanın beklentilerine cevap verme dürtüsü ağır basıyor. Vore, yavaş yavaş Tina’nın alt benliğin ortaya çıkmasını sağlıyor. Tine ve Vore’nin afinite durumu ayrık sevişme sahnesi ile acayip bir duruma ulaşıyor.

Film, Tina ve Vore’nin yakınlaşması sonrası bambaşka bir yere evriliyor. Fantastik bir mecradan polisiye kayıyor. Seyirci olarak normalde Tina ve Vore ilişkisinde ilerleme beklerken, film bizi dışa itiyor ve şaşırtıyor. Bu durum film için avantaj yerine aleyhine dönüyor ve sonlara doğru sıradan bir hal alıyor. Yinede filmin bütününe kapanmaz bir yara açmıyor.

Yüklü bir makyaj altında Eva Melander, Tina olarak film boyunca çok büyük bir iş çıkarıyor ve filmin en büyük keşfi durumunda. Fin aktör Eero Milonoff’da Vore olarak aynı derecede Eva Melander’e ayak uyduruyor. Filmin bu başarılı makyaj çalışması Oscar adaylığı getirdiği de söyleyelim. Border, son yıllarda başarılı ve ayrık işler çıkaran İskandinav sinemasın son göz ağrısı. Buna tanık olmak ve garip bir deneyim yaşamak isteyenler için şans verilmesi gereken bir film.