Joker:Acı,Dram ve Şaka

Film, Genel

Yılın en çok beklenen filmi olan Joker, tam beklentiyi karşılamasa da çizgi roman uyarlamaları için yeni bir rota çiziyor. Az çizgi roman çok sinema. Bakalım bu formül ileride iş görecek mi.

Joker, günümüzün bilinen çizgi roman uyarlamalarına benzemediği aşikar. Bunun ilk işareti +18 ibaresi ile vizyona girmesi. Buna rağmen aşırı bir şiddet bekletiniz, uçan kaçan sahneler bekliyorsanız sizi tatmin etmeyebilir. Joker, bununla birlikte çizgi roman ile olan bağını oldukça ince bir çizgide tutuyor. 

Filmin, dünya prömiyeri Venedik’de yapıldı ve Altın Aslanı kazandı ve sonrasında Kuzey Amerika prömiyerinin yapıldığı Toronto’dan sonra film hakkında eleştiler yükselti. Film için oluşan ilk yargı sebepsiz bir şiddet özendirmesi olduğuydu. Zaten ilk çekim duyurusu yapıldığında büyük merak uyandıran film, oluşan bu eleştiri halkası ile oluşan beklenti daha da katlandı. İşte Joker bu beklentiler ile vizyona girdi.

Sokaklarında çöplerin toplanmadığı, damarlarında süper farelerin dolaştığı çürümüş bir şehir Gotham City. Bu şehrin ezilen, itilen bireylerinden biri, annesi ile yaşayan hayatını palyaçoluk yaparak kazanan Arthur Fleck. Arthur, bir çok psikolojik sorun ile birlikte yaşıyor. Hayatı boyunca yapmak istediği tek şey ise komedi kulübünde gösteri yapmak. Arthur Fleck işlerinin birinde müzik dükkanının kampanyasında görevli ve işinin ortasında bir grup genç tarafından sokak ortasında dayak yiyor. Böylece Arthur Fleck’in ilk ezilmesine , tartaklanmasına tanık oluyoruz. Artık metroda yuppielerin saldırısına uğrayan, çalıştığı iş yerinde arkadaşları tarafından alay konusu olan, otobüs de bir çocuğu eğlendirmeye çalıştığından bile sert bir tepki alan, komedi kulüplerinde başarısız denemeleri olan bir adamın değişimine doğru gidiyoruz. 

Yönetmen Todd Phillips, Joker’in bir çizgi film uyarlaması olmadığı üzerinde ısrarla durdu. Özünde filme Batman’ın düşmanı Joker filmi demek de zor. Ortada Gotham’lı sistemin altlara doğru ittiği, akıl sağlığı sorunları olan bir Arthur Fleck’in hikayesi var. Joker’in çizgi roman külliyetinden en büyük özelliği orijinal bir hikayesinin olmaması. Alan Moore tarafından 1988’de yazılan Batman: The Killing Joke bilinen en iyi Joker hikayesi, lakin çok zorlama bir okuma yapılmadığı dışında(ikisinde de palyaço kökenli olmaları gibi..) bu kitabı da kendine örnek almıyor. Yönetmen Todd Phillips ile birlikte senarist Scott Silver ( The Fighter’in da yazarı) ile Joker’e apayrı bir geçmiş yazıyor.

Film, için 1981 (filmde bir yıl belirtilmiyor ama sinemalarda Blow-Up’ın afişleri görmek mümkün) yılının seçilmesi hiç şüphesiz ki tesadüf değil. Şehir Gotham ama gerçek dünyaya yansıması 1981’nin New York’u. Bütün dünyada neoliberal politikaların alabildiğince baskısının hissedildiği yıllar. Sermaye grubunun güçlendiği, toplumun alt kesimin daha da ezildiği, dışlandığı yıllar. Filmde bir hükumet etkilisi görmüyoruz. Onlarında adına konuşan şehrin belediye başkasını adayı olan oligark bir porte çizen Thomas Wayne. 

Arthur Fleck’in işten döndüğü bir gece metroda üç yuppie’nin saldırısına uğrar ve taşınmaması gereken silahı ile üç adamı da öldürür. Ölümler ile bilinen tek gerçek katilin bir palyaço olduğudur. Bu cinayet şehirde bir ayaklanmanın ilk fitili ateşler. Bu toplumun ezilmiş kesimin, toplumun üst kısmını oluşturan yuppilerden intikamıdır. Todd Phillips burada 1984 yılında Bernhard Goetz adlı bir vatandaşın New York metrosunda 4 kişiyi öldürmesi ve sonrasında gelişen olaylardan etkilendiği açık.

Diğer taraftan Arthur Fleck’ın öyküsü daha da kötüleşiyor. Psikolojik sorunları için tedavi aldığı belediye yardımları kesiyor. İşinden kovuluyor ve birlikte yaşadığı annesi ile ilişkileri kötüye doğru gidiyor. Artık dram ağır bir melodrama doğru gidiyor. Joker’in değişimi bu yaşadığı toplumsal sarsıntıdan öte, akıl sağlığını yitirmiş bir kişinin değişimi olarak önümüze geliyor. Belki filmin senaryosunda da ki en büyük dönüş bu. Öyküyü dayadığı politik ortamı terk ediyor ve Arthur Fleck’in Joker’e dönüşümünü akıl sağlığın bozulmasına dayıyor. Ezilenlerin sesi olmaktan, ilaçlarını alamayan, akıl sağlığı bozulmuş, hayatını sillesini yemiş bir adamın şiddete meyli olarak görüyoruz.Bu sapmanın filmin oturduğu zemine zarar verdiği aşikar. Bütün film boyunca Arthur Fleck’in başına Küçük Emrah gibi gelmeyen kalmıyor ve seyirciye bağ kurmak için bunu sonuna kadar zorluyor. 

Burada filmin özellikle Amerika’da en çok eleştiri aldığı yer ortaya çıkıyor. O zaman biz de mi şiddete başvuralım. Dönüşüm sonrası oluşan Joker’in işlediği cinayetlerin hep bir sebebi var. Bizde seyirci olarak bu cinayetleri onaylıyoruz veya film bize bunları onaylatmak için çabalıyor.

Komedi filmleri ile tanıdığımız Todd Phillips yönetmenlik için büyük bir çaba gösteriyor. Filmin her karesine kendini atadığı ve iyi olması için çok büyük çaba veriyor. Filmin görselliği muazzam durumda. Gotham’ı New York’dan ayıran o uzun sokak merdivenleri Arthur Fleck’in değişimin simgesi olarak müthiş kondurulmuş. Sinema tarihinden pek çok filme derin göndermeler varken Martin Scorsese’nin 1976 yapımı Taxi Driver ile 1983 yapımı The King of Comedy’inden cömert dayanak noktaları var.

Chernobyl ile tanınmaya başlanan İzlanda’lımüzisyenHildur Gudnadóttir’in eşsiz müzikleri filme eşlik ediyor. Oscar da şansı ne olur bilmiyorum ama adaylık alacaktır. Ve gelelim Joaquin Phoenix’i. Özünde zaten çok başarılı bir oyuncu olan Phoenix’i bütün dünya tek ağızdan övgüye boğdu. Şimdi bizim bir şeyler dememize gerek. Ezcümle Joker, özünde derinlere inmek isteyen ama şartların el vermemesi ya da istememesi nedeni olarak oraya inmeden üsten geçerek gidiyor. Bu biraz filmin inancını sorgulasa da sinematografi olarak vaad ettiğini veriyor. 

Vampire Weekend: Father of the Bride

Genel

Father of the Bride, grubun bundan önce çıkardığı Modern Vampires of the City seviyesinde değil belki ama ona çok uzakta değil. Father of the Bride, maceracı, tuhaf, neşeli ve kuşkusuz tanıdık bir Vampire Weekend albümü.

Vampire Weekend adını ilk duyduğum zaman, mesafeli davrandığı mı hatırlıyorum. 2008’de ilk albümü yayınlandığında etraf vampirli kitaplardan,dizilerden, filmlerden geçirmiyordu. Vampire Weekend’de bunun müzik ayağı gibi düşündüğümü hatırlıyorum. İyi ki bu kötü algı New York’lu grup ile tanışmama engel olmamış. Ezra Koenig öncülüğünde ki grubun 4. albümleri Father of the Bride mayıs ayı başında yayınlandı. Albümün gelmesi 6 yıl sürdü. Bu uzun bir süre. İlk üç albüm sonrası burada kalmaları bile yıllarca hatırlanmaları, festivallerde önlerde yer almaları için yeterli olacaktı. Father of the Bride ile de hak ettikleri yer olan bir numaraya yerleştiler.

Albümün bu kadar uzun sürmesinde şüphesiz Ezra Koenig’in müzik dışında başka uğraşlar edinmiş olması da etken. Albümün 1 yıl önce çıkması bekleniyordu. Koenig bu sırada dikkatini Netflix için bir anime dizi yapmak için harcadı lakin bu konuda çokta başarılı olamadığı gördük ve asıl sahasına geri döndü. Father of the Bride, grubun bundan önce çıkardığı Modern Vampires of the City seviyesinde değil belki ama ona çok uzakta değil. Father of the Bride, maceracı, tuhaf, neşeli ve kuşkusuz tanıdık bir Vampire Weekend albümü.

Albüm 18 şarkıdan oluşuyor ve 58 dk sürüyor. Uzun bir yolculuğa çıkıyoruz ve bir çok durağa uğruyoruz. Albümün liste başı This Life, en çok sevilen şarkı oldu. Oldukça akıcı bir şarkı.. Albüm içinde en ayrık duran şahsen benim favorim olan karşı “Sunflower”. 70’lerin prog rock tınıları taşıyor. Dile dolanan “boo-ba-doo-ba-doo” kısmı ve koro eşliğinde geçilen şarkı Vampire Weekend için bir ilk olabilir. Şarkıda Steve Lacy düetini de unutmak lazım.

Sunflower dışında 18 şarkı içinde beş şarkı düetlerden oluşuyor. Üç şarkıda HAİM grubundan Danielle Haim’in sesi var. Albüm bir çok tarz arasında gidip geliyor. “Unbearably White” afro-karayipli tınıların da dolaşırken, “Spring Snow” da ise latin tınılarını duyuyoruz. “Married In A Gold Rush” ise Danielle Haim ile yapılan en akıcı ve tanıdık şarkılardan biri.

Bu kadar beklemeye değer miydi.. Bunun cevabı herhalde herkese göre değişir. Ekip tam olarak bıraktıkları yerin üzerine çıkmıyor ama oradan da yokuşa vurmuyor. Biraz uzun bir albüm, belki dağınık lakin beklentileri karşıladığını söylemekte yanlış olmaz. Vampire Weekend’i bu yaz daha çok duymaya devam edeceği ve daha çok festivalde önlerde yer alacaklar.

Tuca&Bertie: Zeki ve Acı

Genel

BoJack Horseman’ın yapımcısı olan Lisa Hanawalt’ın yeni dizisi Tuca ve Bertie yürüyen,işi-gücü olan, depresyona giren antropomorfik hayvanlardan oluşan bir dünya da geçiyor, cinsellik üzerinden giden ama bunu şaka malzemesi olarak görmeyen bir dizi.

Netflix’in yeni animasyonu Tuca & Bertie size çokça tanıdık gelebilir. Yine Netflix’in epik dizisi BoJack Horseman’ın yapımcısı olan Lisa Hanawalt’ın yeni dizisi Tuca ve Bertie yürüyen,işi-gücü olan, depresyona giren antropomorfik hayvanlardan oluşan bir dünya da geçiyor. Bird Town adında bir şehir de çeken oldukça komik, eğlenceli ve renkli bir yetişkin animasyonu.

Tuca adında kısa şort giymeyi seven, boş boğaz, pasaklı ve belli bir işi olmayan, yaşamını varlıklı teyzesine muhtaç bir tukan ile Bertie adında hayatı boyunca çok zorluklar yaşamış, bir şirkete veri işleme uzmanı olarak çalışan, hayalinde pastacı olmak isteyen ve sevgilisi ile yaşayan zeki ardıç kuşunun macerası. Tuca’yı bir çok işle meşgul olan komedyen Tiffany Haddish, Bertie ise stand-up komedyeni Ali Wong seslendiriyor. Bir de Bertie mimar sevgilisi Speckle var. Speckle’nın seslendirilmesinde ise Koreli aktör Steven Yeun var.

Tuca & Bertie cinsellik üzerine giden ama bunu şaka malzemesi olarak görmeyen bir dizi. Dizinin ilk bölümlerinde Bertie, iş yerinde oluşan bir pozisyon için terfi beklentisi var ama bunu almak konusunda yeteri kadar öz güvenli değil. Zeki biri olan Bertie fikirlerini ortaya saçma konusunda çekingen ve bu fikirlerini bir iş arkadaşı olan “horoz” tarafından çalınıyor. Böyle bir iş ile uğraşan hangimiz böyle çıkmazlar yaşamıyoruz ki. Bertie burada yaşadığı bir diğer sıkıntı ise taciz. Ama bunu haykıramıyor. İşte burada becerikli Tuca devreye giriyor ve o işi almasına yardımcı oluyor. İş yerinde taciz konusunda Bertie’nin yalnız olmadığını da o sırada öğreniyoruz.

Bütün hayali iyi bir pastacı olmak isteyen Bertie, ulaşmak istediği isim ise Pastacı “Penguen” Pete. Yine bir nevrotik halde iken bütün cesaretini toplayarak Pete’de iş teklifi yapıyor ve kabul ediliyor. Bir taraftan da Pete üzerinde cinsel fantezileri var. Hatta bir bölümde fırıncı ile seks yapmayı hayal ediyor ve beynini bundan alamıyor. İlerleyen bölümde fırıncı ile olan ilişkisi apayrı yollara çıkıyor. Fırında yeni işe başlayan birine fırıncının taciz etmesine mani olmuyor ve Bertie bir kez daha kendini suçlu hissediyor.

Aslında Bertie’nin yüzleşmesi gereken bir sorunu var. Tuca ile bir gece yollarının düştüğü Jöle Göl’ünde Bertie 12 yaşında iken bir adamın tacizine uğramış ve durum kendisi için bir tabu olmuş. Dizinin bütün rengi, eğlencesi burada duruyor ve insanların boğazını düğümleyen bir an oluyor. Bertie yine Tuca’nın da yardımı ile bununda üstesinden geliyor.

Tuca’nın da hayat da yüzleşmesi gereken şeyleri var. Annesi çok küçükken hayatını kayıp etmiş ve Tuca ile kardeşlerine varlıklı teyzesi bakmış. 6 aydır alkol kullanmayan Tuca’nın öncesinde alkole olan ilgisinde teyzesinden geldiği anlamak zor değil. Hayatı alaya alan bu yapısının altında derin bir aile draması var ve olayların sonunda bununla yüzleşmek zorunda kalıyor.

Her zor durumunda Tuca’da Bertie’de bir birlerini teselli ediyor ve yanlarında oluyor. Tuca & Bertie, günlük yaşamlarında, iş yerlerinde karşı karşıya oldukları cinsel saldırları ve yaşadıkları hayal kırıklarını ele alışı çok başarılı. Bununla birlikte bunların üstesinden gelmeleri de aynı derece güçlü. Akıl vermek yerine güç içerimizde mesajını tozunda veriyor.

Lisa Hanawalt’ın yarattığı metro yılanların, memeleri olan apartmanların, antropomorfik bitkilerin olduğu renkli şehirde güzel bir hikaye sunuyor. Müzikal yapısı ve draması oldukça cesur. Kolay kolay söylenmeyen konular üzerinde şaka tozunu hiç kaçırmadan mükemmel bir iş ortaya çıkarıyor. Dizi boyunca karakterlerin yollarından hiç çıkmadan ve büyüsünü kayıp etmeden ilerlemesi de ayrı başarı. Derin konularda tutarlı ve can sıkmadan sağlam ayakta duruyor. 25 dakikalık 10 bölümden oluşan bu diziyi bir zahmet kaçırmayın derim.

Avergers:Endgame Sonunu Bile Bile Sevdik

Genel

11 yıl ve 22 film. Marvel Sinematik Evren’inin ilk bölümünün sonuna geldik. Eskilere veda ederken yenilere merhaba diyoruz. Avergers:Endgame eski tayfaya saygı duruşu niteliğinde beklenenin fazlasını vadediyor.

New Jersey’ın banliyölerinde büyüyen Kevin Feige, film izleme konusunda takıntılıydı. Her filmi izliyor ve notlar tutuyordu. Seksenlerin çocuğu olan Kevin Feige, Star Trek, Star Wars, İndiana Jones gibi serilere ayrı ilgisi olduğunu söylüyor. O zamanın çocuğunun 2000’lerin sinemasının merkezine oturacağını herhalde beklemiyordu. 2000’li yıllara kadar çizgi roman uyarlamaları bugün ki kadar saygı görmüyor, pop-corn sineması olarak bakılıyordu. Zaten beyaz perde çok fazla yer almıyordu. 2000 yılında Bryan Singer X-Men’i, 2001’de ki Sam Raimi’nin Spider-Man vizyona girdiğinde süper kahraman filmlerinin kaderi yavaş yavaş değişiyordu… Hem iyi gişe geliri hem de iyi yorumlar alıyor ve sinemanın merkezine doğru yaklaşıyordu. Şimdi tam burada, Marvel bu gömüyü gördü. Ortada çok iyi bir elmas vardı ve bunu işlemek lazımdı. Yalnız Marvel Çizgi Roman Evreninin en sağlam elmasları Spider-Man, X-Men, Fantastic Four yoktu. İşte burada devreye Kevin Feige girdi ve Marvel Sinematik Evreninin (MCU) temelleri atıldı. Bunlar yoktu ama ellerinde bir sürü daha elmas vardı. 2008 yılında Iron Man bu şekilde doğdu. -üstelik Iron Man’de New Line’dan o sıralarda alınmıştı-.

Iron-Man ile başlayan bu süreç 11 yılda 22 filme ulaştı. Bunlar arasında iyisi de kötüsü de oldu. Tüm zamanların en çok gişe yapan 25 filmden 11’i bu filmlerden oluşuyor. Bu listeye daha çok filmin gireceği de muhakkak. İnce ince işlenen bu filmler Avengers:Endgame ile zirveye ulaştı. Tony Stark, artık Peter Parker’dan Logan’da bile ünlü hale gelmişti. Adım adım bir efsane bir evren yaratıldı. Artık bu evrenin ilk bölümü tamamlandı.

Avengers: Infinity War, serinin sonu olması bekleniyordu. Ama olmadı, olmadığı gibi olası süper kahraman filmi gibi de bitmedi. Seyirci olarak bir yerde kahramanların gelip yenmesini bekledik. Infinity War, Thanos’ filmi oldu. Thanos nedir neden bunları yapıyor ve sorunları ile yüzleştik. Film epik bir finale son bulurken dünyanın yarısı rastgele yok oluyordu ve gördüğümüz kadar Avergers ekibinin ilk üyeleri kalıyordu ve yeni nesil üyeleri yok oluyordu. Şimdi bunların ışığında Averngers:Endgame geldik.

Eğer filmi izlemediyseniz yazının bundan sonrasını okumayın, tadınızı kaçıracak. Film, büyük bir yenilgi hissi ile açılıyor. Iron Man, kendini uzay boşluğuna bırakmış yanında da Nebula var. Thor çökmüş, yenilgiyi hiç kabul etmemiş durumda. Iron Man’ı oksijeni bitecekken , uzaydan Captain Marvel, çıkarıp alıyor. Bu arada Thanos’un taşları bir kere daha kullandığı belli oluyor ve tekrar peşlerine düşüyorlar. Thanos, bütün bu olaylardan sonra emekli olmuş amca modeli olarak uzayın bir köşesinde sebze, meyve yetiştiriyor… Uzayın Zırhsız ve hiç bir adamın olmadığı bir yerde bizim elemanlar kıskıvrak yakalıyorlar Thanos’u. Ama taşlar ortalık da yok ve Thanos bütün taşları kendi güçleri ile yok ettiğini söylüyor ve Thor, Thanos kafasını uçuruyor. Infinity War’ın başında olduğu gibi acayip bir şok ile başlıyor her şey. Neler olduğunu anlam vermekte zorluk çekiyoruz. Ama bu da ikinci bir yenilgi oluyor. Hiç bir şey düzelmiş olmuyor ve Thanos’da amacına ulaşmış oluyor.

Bundan sonra 5 yıl sonraya gidiyoruz. Tony Stark, bir göl evine yerleşmiş. Çocuğu ve Pepper Potts ile normal bir hayata dönmüş. Hulk, artık Bruce Banner’i bir tarafa bırakmış ve Hulk bedeninde kalmış. Rocket ve Nebula uzaya vurmuşlar kendileri. Bu olaydan en çok etkilen ise Thor olmuş. Kuzeyde bir kasabaya yerleşmiş, bira göbeği yapmış. Avergers merkezinde ve olayının peşini bırakmayan isimler ise Captain America ve Black Widow.

Yenilginin hissedildiği bu günlerde, Ant Man yardıma koşar… Kendisini en son kuantum aleminde bırakmıştık ve oradan sıkışıp kalmıştı. Kendisi yemek arayan bir sıçanın rastgele tuşlara basması sonrası -normal- dünyaya 5 yıl geçmiş olarak geri döner. Geri gelmesi ve durumu idrak etmesinden sonra olanları geri döndürmek için çılgın bir fikri vardır. Bu fikrini Captain America ve Black Widow açar. Fikir güzeldir ama bunu yapabilmek için Tony Stark’a ihtiyaç vardır. Iron Man önceleri sıcak bakmasa da sonra olaya dahil olur ve ekip toplanır. Amaç bir zaman yolcuğu yaparak, sonsuzluk taşlarını zamanlarında Thanos’dan önce almak ve her şeyi geri getirmektir. Scooby Doovari ekibimiz ayrılır ve zamanda taşların peşine düşer. Sonra ise tarihi tekrardan yazacaklardır.

Filmin senaryosunu yazan Stephen McFeely ile Christopher Markus ilk Avenger filminden beri yazım ekibinin içerisinde bulunuyordu. Endgame’i yazarken de kahramanlarımız bütün yolculuklarını, acılarını ve yaşadıklarını çok iyi analiz etmişler. İkili yazım boyunca MCU da görev alan bütün senaristlere danışmışlar ve koordineli olarak senaryoyu oluşturmuşlar. Mutlaka bazı yerleri beğenmeyenler, hatta filmi kötü bulanlar olacaktır. Böyle bir iş yaparken herkesi mutlu etmek kolay değil. Özellikle ekip Infinity War ile Endgame’i paralel olarak bitirmişler. Infinity War’ın çekimi bitmişken Endgame’in de taslak olarak nerede ise bitmiş… Böylece Infinity War sonrası oluşacak kafa karışıklığına maruz kalmamışlar.

Film, doğal olarak bir 21 filme bir saygı duruşu halinde geçiyor ve bu durumda doğal olarak süreyi uzatıyor. Filmin aldığı çoğu olumsuz yorum bunun üzerine kurulu durumda.Bu kadar karakterin girdiği bir filmin uzun olması kadar doğal bir durum yok sanırım. Buna rağmen sonunda şimdi ne yapıyorlar faslı dışında, filmin temposuna zarar veren sekanslar mevcut değil. Süper kahraman filmleri klişe olur. Bir süper kahraman vardır. Başından bir sürü hadise geçer ve sonunda mutlu son gelir. Burada bir çok klişe sahne mevcut. Başlı başına zamanda yolculuk gibi bir klişe üzerine kurulu ama film bunun net farkında. Zamanda yolculuk fikrinin ilk denendiği sahnede, bu zamana kadar yapılan bütün zamanda yolculuk filmleri sayılıyor ve bir tür saygı duruşu vazifesi görüyor. Buralarda bence bir mahsur yok.

Filmin kahramanlarımı alış biçimi de cesurca. Filmin bir numaralı komedi unsuru Thor oluyor. Yenilgi sonrası kuzeyde, adını New Asgard koyduğu bir yerde kendini biraya ve Korg ile Fortnite’a vurduğunu görüyoruz. Thor, bütün film boyunca Big Lebowski hırkası ve koca göbeği ile oynatmak cesaret işi. Herkes bir yerde normale dönmesini bekliyor ama film bunu seyircilere vermiyor ve Thor’u böyle kabul etmeleri sağlanıyor… Yenilgiyi kabul etmesi en son kabul edecek kahraman olarak Thor bu şekilde filme sokmak da elinde ki kahramanları nasıl tanıkları konusunda ayrı bir ipucu.

Aynı şekilde bu yıkımdan sonra bir çıkış yolu aramak için pes etmeyen iki kahramanımız ise Black Widow ile Captain America. Onların artık bu dünyadan bir beklentilerini yok. Captain America zaten geçmişe takılıp kalmış, bu günden hiç beklenti sahibi değil. Black Widow’un ise kendisi Avengers olmuş zaten. Elinde bunu alırsan hiç şeyi kalmaz. Hala ekibin tek bağlantı noktası… Ekip arasında “ailesi var mıydı” sorusunun cevabı biz varız olacak kadar ekip ile özdeşleşmiş biri. Bruce Banner’i Infinity War’da Hulk ile arasında ki kavgayı izlemiştik. Artık Hulk’a söz geçiremediği ve bir türlü ortaya çıkamamasına tanık oluyorduk. Bu sefer ise tam tersine Bruce Banner nerede ise görmüyoruz ve Hulk bedeni ile barışmasını ve artık o bedende kalmasını görüyoruz.

İlk film de ortalık da olmayan Clint Barton bu sefer en kilit rolde. Zaten filmde Clint Barton’un o parmak şıklatma anında ne yaptığı ile açılıyor ve ailesini kayıp etmesine tanık oluyoruz. Bu yıkımdan en çok zarar gören kahraman olarak çıkıyor karşımıza hatta o kadar delirmiş durumda ki kalan insanlığı da kendisi öldürmek istiyor. Bu arada Clint Barton/Hawkeye öyküsü dizi haline geleceği Disney tarafından açıklandı. Dizi Disney’in yeni platformu Disney+ için yapılacak.

İlk film sonrasında az çok kimlerin öleceği kimlerin kalacağını biliyorduk. Bir çok teori vardı ama bunların çoğu aynı yere çıkıyordu. 11 yıl önce bu hikaye Tony Stark’ın ilk zırhını dövmesi ile başlamıştı. Avergers’ı bir arada tutan liderlik eden 2 isimden biri olan Iron Man artık bizlere veda edeceğini bekliyorduk. Bu kadar bilinen bir son olmasına rağmen film bize bu sona çok iyi hazırlıyor. Bilinen bir sona tanık olmamıza rağmen ağır bir üzüntü hissediyorsunuz. Bu 11 yıla ve 21 filme olan bir veda…

Ayrıca film boyunca kahramanlarımız geçmişleri ile yüzleşmesine tanıklık ediyoruz. Tony Stark’ın babası ile dertlerini gidermesine, Steve Rogers’ın yarım aşkına dönmesine, Thor’un annesine veda etmesine.Belki bir daha göremeyeceğimiz bu kahramanlarının hikayelerini tamamlıyoruz. Filmde ki en değerli karakter ise Nebula. Nebula’yı ilk gördüğümüz Tony Stark olan ilişkisinde sonra babası olan Thanos ile olan ilişkisinde ve kendisi ile olan hesaplaşmasını izliyoruz. MCU belki bize çok iyi bir hikaye/kahraman daha kazandırıyor. Özellikle bu tür zaman yolcuğu kavramın olduğu hikayelerde diğer zamanda bulunan karakter ile asıl karakteri bir araya getirmemeye dikkat edilir. Ama burada geçmişteki Nebula ile günümüzde ki Nebula’nın yüzleşmesine tanık oluyoruz.

Bir de Thanos var. MCU, Loki dışında çok derin kötü kahramanlar çıkaramadı ama Thanos bütün açığı iki film ile dolduruyor. İlk filminde dönüşü izlemiştik bu sefer ise zirvesine tanık oluyoruz. Dünyanın yarısı öldürtükten sonra kalanlardan bir minnet bekliyor ama kalanlarda Thanos’a yüzünü çeviriyor ve bu sefer bütün insanlığı yok edip ölenlerin üzerinden yeniden hayat kurma peşinde. Özellikle Thor,Iron Man ve Captain America ile yaptığı dövüş bütün serinin en üst noktası. Film, Thanos’u kolay harcamıyor ve beklenen bir son ile uğurluyor. İleride bir diziye,filme konu olur mu onuda zaman gösterecek…

Senaristler Stephen McFeely ile Christopher Markus

MCU’un eski yüzlerine vade ederken bayrağı yeni kahramanlar alıyor. Film de yenileri çok az görüyoruz. İlk film ile bağlantı olacağı düşündüğümüz Captain Marvel filmin sadece açılış anında bize kendini gösteriyor. Asıl unsur olarak görmüyoruz kendisini. Çünkü bu film onun değil asıl Avergers’in filmi, onları daha çok izleyeceğiz.

Tabi ki bütün 3 saat kusursuz değil. Özellikle savaş sahnesinde kadın gücü temalı sekans ciddi zorlayıcı ve gereksiz. Black Widow’un ruh taşının peşinde iken ruh bekçiye Glock çekmesi de komik durmuş. Özellikle dramanın ağır olduğu bir sahne başlangıcı için… Savaş sahnesi bu film özelinde değil bütün sinema tarihi açısından çok özel. Rönesans tablosu gibi çekilmiş alabildiğince bilim kurgu ve teknoloji ile harmanlanmış bir sahne. Savaşın sonunu getiren parmak şıklatmanın nelere mal olduğu tam olarak anlamıyoruz. Mesela Gamora’ya ne oldu. Peter Parker 5 yıl sonra okula döndüğünde en yakın arkadaşı bıraktığı gibi onu okulunda karşılaması şimdilik kafa karıştıran sorular.

Filmin yönetmenleri Joe ve Anthony Russo, MCU ne kadar hakim olduklarını bir kere gösteriyorlar. Özellikle filmin sonunda ki savaş sahnesi başta olmak üzere filmin hem dramasını hemde komedisini çok iyi harmanlıyor. Russo’ların bizim filmlerimiz de mantıksal hata yoktur iddiası bu film için ne kadar doğru bilmiyoruz ama bu kadar kalabalık oyuncu kadrosunu çok iyi şekilde bir arada tuttuğu gerçek. Russo’lar ilerisi için Marvel’e çok sağlam bir reçete sunuyor. Artık MCU filmleri hem drama, hem komedi, hem bilim kurgu hem aksiyon sineması oluyor ve gişede para basan bir yaratığa dönüyor.

Ezcümle, Avergers:Endgame belki tek başına bişi ifade etmiyor olabilir/olacaktır da. Geçmişinde olan 21 film ile birlikte muhteşem bir final sunuyor. Şimdi önümüzde yeni serüvenler olacak, çizgi roman uyarlamaların hayatımızdan çıkmaya pek de niyeti yok. Bizlerin de onları kolay kolay bırakmaya…

Cage the Elephant: Social Cues

Genel

Social Cues, zor günler geçiren Matt Shultz’in acısını, kasvetini, karanlığının bütün izlerini taşıyor ve bu sefer başka bir deneyim sunuyor.


Kentucky çıkışlı rock grubu Cage the Elephant’ın ülkemiz de tam olarak yeri nerede kestirmek zor. Keza en büyük muadilleri olan Arctic Monkeys’in ülkemiz de ciddi bir alıcısı mevcut. Herhalde bizim için “indie rock İngiltere’den alınır” düşüncesi var. Buna mukabil Cage the Elephant ülkesinde rock müzik adına ciddi bir yerde ve yaptıkları da merak konusu.

İlk albümünü 2008 yılında çıkaran grubun, beşinci stüdyo albümü Social Cues yayınlandı. Yedi yılda dört albüm çıkaran, üretken bir grup iken 2015’den sonra albüm yapmalarını baya uzun bir süre kuşkusuz. Bunda en büyük etki grubun solisti –her şeyi– Matt Shultz’un eşinden boşanması. Bu durumun Matt’i çok fazla etkilediğini söyleyen bir dedikodu iken bu albüm ile gerçeğe dönüyor. Social Cues, grubun en iyi işi değil ama Matt Shultz özelinden en kişisel işi denebilir. Bununla birlikte çok fazla üzerinde düşünülmüş hatta robotlaşmış bir albüm.

Albüm ilk şarkısı Broken Boy, kusursuz bir Cage the Elephant şarkısı. Neşeli ve enerjik. 1960’ların rock şarkılarına gidip gelen sade ritimler ile donatılmış. Albümün ikinci parçası olan ve albüme de adını veren Social Cues ile Matt’in kişisel yolculuğu başlıyor. Ünlü olmanın durumlardan söz edip bunu House of Glass ile devam ediyor. House of Glass, kendi gözümde albümün en iyi şarkılarından biri. Biraz ürpertici ve rahatsız edici, havasına teslim olmamak elde değil.

Matt Shultz’un yedi yıllık evliliğin izleri hissettiğimiz şarkılardan biri de What Am I Becoming?. Albümün karanlık ve kasvetli şarkılarından biri. Albümün bitiren ve yıldızı olan şarkı ise Goodbye. Goodbye, Matt’in evliliğine yazdığı bir balad gibi duruyor. Albümün temasını en iyi anlatan şarkı olarak sona konulması şüphesiz tesadüf değil. Bu durum bile albümün ne kadar ince işlendiğin bir sonucu. Night Running, albümün tek düetini içeriyor. Beck ile yapılan düetten çıkan şarkı, oldukça Beckvari. Tokyo Smoke’u da biraz ayırırsak albümün diğer şarkıları kesinlikle kötü değil lakin aman aman da değil. Zaten albümüm en belirgin durumu da bu evet iyi albüm ama Cage the Elephant için ne kadar iyi.

Matt Shultz’un geçmiş albümlerde olan enerjisi, tepinmeleri inişleri-çıkışları bu albümde yok. Alabildiğince kasvet,acı ve karanlık var. Cage the Elephant için bunlara hazır olmayanlar için tam olarak nerede konumlanacağına karar vermek kolay değil. Bunu Matt Shultz kişisel albümü olarak bakmak daha iyi olacaktır. Cage the Elephant’ın dünya rock alemi için vereceği daha çok şey var.

The Kindergarten Teacher:Bulanıklaşan Sınırlar

Genel

Yönetmen/yazar Sara Colangelo, 2014 yapımı aynı adlı İsrail filmine sadık kalarak The Kindergarten Teacher’da bir çok yana evrilebilecek bir hikayeyi ustaca yoluna sokuyor.


Lisa Spinelli iyi bir eş, işini seven bir anaokulu eğitimcisi. İki yetişkin çocuğu ve kocası ile mutlu ama bir o kadar monoton hayatı var. Enerjisini ve sabrını anaokulunda çocukları bir üst sınıfa hazırlamak ve onlara alfabe öğretmek için harcıyor. Okul dışında ki tek uğraşı ise hafta da bir gün gittiği yetişkinler için olan şiir kursu. 40’lı yaşlarda ki Lisa, manik bir sanat tutkusuna tutulmuş, orta yaş histerisi yaşıyor.

Yönetmen/yazar Sara Colangelo, 2014 yapımı aynı adlı İsrail filmine sadık kalarak The Kindergarten Teacher’da bir çok yana evrilebilecek bir hikayeyi ustaca yoluna sokuyor. Tabi ki bundan ki en büyük yardımcısı çok üstün bir iş çıkaran Maggie Gyllenhaal. Lisa Spinelli olarak çaresizliği, sabrı ve hüznü film boyunca donuk yüzünden okuyoruz. Secretary filminden bu yana hatta en güçlü işinin bu olduğu söylemek abartı olmaz.

Lisa, şiir yazma sınıfında okuduğu şiirlerden gereken övgüyü alamıyor. Yazdığı şiirler naif tabir ile vasat ötesi. Bir gün anaokulunda bir çocuğun trans halinde bir şiir okunmasına tanık oluyor. 5 yaşında olan Jimmy’in okuduğu bu şiirden etkileniyor ve bunu kendi şiiri gibi kurs da okuyor ve bu sefer güzel övgüler alıyor. Özellikle de yazma sınıfının büyüleyici hocası olan Simon’dan. Lisa ile Jimmy arasında saplantılı bir bağın ilk adımları da atılmış oluyor. Lisa’nın entelektüel bir açıklığı var. Orta yaşlarda kendini ifade etmeye çalışıyor. Çocukları yaşıtlarına oranla zeki ama onun istediği gibi değil. Kızını uyuşturucu içerken yakaladığı zaman, kızını uyuşturucu içtiği için değil sanat/kültür konularında yaratıcı olmadığı için kızıyor. Artık dünya da bu tür şeylerin değerin olmadığından yakınıyor. Şimdi tam da böyle şeyler ile boğuşurken karşısına çıkan Jimmy’de bir Mozart potansiyeli görüyor.


Jimmy’in babası ilgisiz. İlgisiz olduğu kadar dünyaya bakış açıcısı pragmatik. Para kazanmak gerektiğine inanıyor ve bunun için sanatın doğru yol olmadığına biliyor. Jimmy amcası gibi “değersiz” bir yazar olmayacak… Lisa bundan sonra Jimmy’in bu yeteneğin yok olup gitmesine göz yumamayacağı anlıyor… Önce bakıcısının işten çıkmasına yol açıyor ve böylece Jimmy ile daha çok vakit geçirmeye başlıyor. Anaokulunda uyku aralarında saplantılı buluşmalar artık Manhattan’da sergi gezmeye hatta bir şiir buluşmasına kadar uzanıyor. Bu durum babasını rahatsız ediyor ve Jimmy’in bulunduğu anaokulundan uzaklaşmasına yol açıyor.

Lisa’nın saplantısı film boyunca mentörlük ile taciz arasında ki ince çizgide seyir ediyor. Manhattan’a her gitmelerin de gizem ve gerginlik söz konusu. Yönetmen Sara Colangelo’nun buralarda hakkını teslim etmek lazım. Buralarda ki gerilimi ve dramayı çok iyi harmanlıyor. Lisa’nın Jimmy ile tekli görüşmelerini, sabrını ve yol göstermesine, kararlılığına hayran oluyorsunuz. Ama aynı zamanda Jimmy üzerinde ki hakimiyetini de net görüyorsunuz. Colangelo, burada ki dengeyi çok iyi sağlıyor ve seyirciyi ahlakı yönden rahatsız etmiyor.

Bir tarafta 5 yaşında bir çocuğu alıkoyan bir öğretmen -hatta onu şiir olarak sömüren- bir tarafta ise doğuştan yetenekli bir çocuk ve yeteneğin farkında olan tek kişi de anaokulu öğretmeni. Muhtemelen bu yetenek hiç değerlendirilmeyecek. Lisa, filmin başından beri öğretmen pozisyonu ve sabrını hiç kayıp etmiyor. En zor durumda bile bundan taviz vermiyor. Hatta Jimmy’in ilk şiirinde Anna’nın kim olduğunu öğrendiğinde hayal kırıklığı yaşasa bile amacından hiç sapmıyor.

Sonunda Sara Colangelo insanı kendi değerleri ile baş başa bırakıyor ama sonunda da net bir mesaj veriyor. Jimmy’in aklına şiir geldiğini söylüyor ve etrafından kimse buna tepki vermiyor. İkinci kez bunu tekrarlıyor ama yine cevap alamıyor. Lisa’nın dediği gibi Mozart’ı kraliyet büyüttü ve Jimmy’i de birinin büyütmesi gerekecek. Lakin Jimmy’in artık bir Lisa’sı bile yok.

Fleabag: Cüretkar Bir Başyapıt

Genel

Britanya topraklarından çıkan bir dizi başyapıtı, bütün bildiklerinizi geride bırakın ve kendinizi Londra’lı bu kadının kollarına bırakın.

O malum palyaço hikayesini bilirsiniz. Hani bir adam doktora gider ve çok mutsuz olduğunu söyler, doktor da şehre bir palyaçonun geldiği ve onu görmesini tavsiye eder. Adam yapıştırır cevabı; Doktor Bey o palyaço benim. Şimdi bunun olayla ne ilgisi var diye bilirsiniz lakin çok alakası var.

İngiliz 33 yaşında ki Phoebe Waller-Bridge’nin 2013 yılında Edinburgh Fringe Festivalin’de tek kişilik oyunundan dizileşen Fleabag’i anlatacam size. Aslında bu dizi hakkında epeydir bir şeyler söylemek istiyordum. İlk önce BBC 3’de gösterilen dizi Amerika’da Amazon Prime’da gösterilmeye başlayınca büyük bir ilgi ile karşılandı. İngiliz komedi tarzının zirve noktalarında dolaşan Fleabag’ın ilk sezonu 2016 yılında 6 bölümden 26 dakikalık bölümlerden oluşuyor. Şu sıralar 2. sezonu gösterilen dizinin birinci sezonunu analım.

İlk sezon boyunca Fleabag, tiyatro unsurlarına sadık kalan orta yaşlarda Londra’lı bir kadının alaycı, yürek burkan, eğlenceli ve oldukça cüretkar bir hikayesini anlatıyor. İş hayatında başarılı, alkolik bir koca sahibi ablası Claire, çocukları ile arası iyi olmayan babası, olayları çok iyi şekilde manipüle eden üvey annesi ile çevrilmiş bir hayat.

En yakın arkadaşı olan Boo’un ölümünden kendini sorumlu –sorsan intihar olduğu söyleyecektir- tutuyor. En yakın arkadaşını kayıp etmenin ötesinde aynı zamanda birlikte işlettikleri Gine domuzu temalı kafenin de sorumluğu üzerinde. Ama kafe işletme konusunda çok başarılı olduğunu söylemek zor, müşteri için marketten hazır risotto alıp mikro dalgada pişirecek kadar da üşengeç. Kafe için kredi başvurusu da büyük bir yanlış anlama ile sonlanınca maddi olarak dibi görüyor.

Cüretkâr bir hikaye bu, hatta ahlaksız. Bu durum bizi rahatsız etmesi gerekiyor lakin biz de samimi bir yan bırakıyor. Uzun süreli sevgilisi Harry’i canı sıkıldığında terk ediyor. Harry, her terk edilişinde bütün evi temizlemek gibi bir huyu var. Fleabag, bazen sırf bu nedenden dolayı Harry’i terk ediyor. Hem evi temizletiyor, hem de otobüs gördüğü bir dişlek ile ilişki yaşamayı da uygun görüyor. Obama’ya bakıp mastürbasyon yapan, sevgilisine vajinasının fotoğraf atan “cüretkar” ve “ahlaksız”. Sürekli olarak dördüncü duvarı delerek seyirci ile sohbet halinde. Bu durum tabi ki diziler özelinde ilk değil ama burada müthiş işliyor. Gözlerini büyüterek, olacak olaylara öngörü verirken seyirci ile sakin işleyen bir irtibatı var.

Dizi de ki erkek karakterler kötü ve acımasız. Kafeye gelen bir müşteri hiç sipariş vermeden bütün cihazları şarj ediyor mesela. İlişki kurduğu erkekler duygusuz, ablasının kocası çıkarcı, babası bencil. Ablası ile gittikleri bir kurs da/eğitimde kadınlara susmaları ilk emir olarak öğretilirken katılan erkeklerden ise daha çok bağırmaları öğütleniyor. Gerçi Fleabag, hiç bir zaman tamam bir feminist de olamayacak.

Tam bir durum komedisi desek de aslıda ortada ciddi dram var. Flaebag bizi güldüren palyaço ama bütün her şeyi de batırmış durumda. Bir taraf da Boo’nun ölümünden kendini sorumlu –dediğimiz gibi kendisi intiharı tercih ediyor– tutuyor. Ablası ile arası bozuluyor, üvey annesi bütün gücü ile üzerine geliyor ve her şekilde geri dönen Harry artık hayatından uçmuş durumda. Açık ara dizi tarihinin en zirve sezon finallerinden birine tanık oluyoruz. Umut varsa hayat hala var mı veya hala iyi erkeklerde var mı.

Fleabag belki size ahlaksız, cinsiyetçi gelebilir. Ama hakkında düşündüğünüz bütün yargılarınızdan kurtulmuş olarak 6 bölümden çıkmış oluyorsunuz. Dizi tarihin en sert ama en samimi bölümü ile açılıyor ve ne izleyeceğinizin ön gösterimi yapıyor. Üç yıl sonra gelen ikinci sezonu için ayrıca zaman ayırırız. Hala denk gelip tanışmadıysanız bu yazı belkide iyi bir fırsat olabilir.

The Little Drummer Girl: Casus Belli

Genel

İsrail ve Filistin savaşı, bir tiyatrocu, casuslar ve terösizm. Bunlar John Le Carreé romanında buluşuyor ve Park Chan-Wook tarafından unutulmaz bir mini diziye dönüşüyor.


John Le Carré’nin 1983’de yayınlanan romanı The Little Drummer Girl’in bu ilk uyarlaması değil. İngiliz casusluk romanları yazarı olan Le Carre’nin Türkçeye Trampetçi Kız olarak çevrilen romanı 1984’de George Roy Hill’in yönettiği Diane Keaton’ın oynadığı bir filme konu oldu. Bu filmin kitabın hakkını verdiği söylenemez. 34 yıl sonra AMC ve BBC ortak yapımı olarak 6 bölümünden oluşan mini dizi olarak bu sefer beyaz cama geldi.Yönetmen koltuğunda OldBoy, The Handmaiden gibi ikonik filmleri ile tanınan Koreli Park Chan-Wook var.

Film, casusluk filmi değil. Bir türlü olamıyordu. Park, ise kitabı aslına has alarak bir casusluk öyküsü ortaya koyuyor. Tiyatro ve casusluğun iç içe girdiği, geniş bir coğrafyaya yayılan ve yetmişlerin sonu seksenleri başını içeren bir diziye dönüyor. Dönem için -hala- ince bir mevzu olan İsrail-Filistin meselesini çok da eğip bükmeden hakkını vererek üstesinden geliyor.

Dizinin hikayesine gelince; 1979 yılının Batı Almanya’sının Bonn kentinde İsrail’i bir ateşenin evine bombalı saldırı oluyor ve ateşenin küçük oğlu ölüyor. Olayı araştırmak için İsrail’i casus Martin Kurtz Batı Almanya’ya geliyor. Kısa süre içerisinde olayın daha önce bir çok saldıraya sebep olmuş Filistin Kurtuluş Örgütüne (FKÖ) bağlı, başında Khalil adından birinin olduğu bir grubun işi olduğu anlaşıyor. Bu grubun amacı diaspora da bulunan Yahudilere saldırarak düzenleyerek kendilerince davalarını sürdürmek. Bonn’da yapılan saldırı batılı bir kadın tarafından yapılıyor ve bu kadının FKÖ üyesi Salim’i (batıda Michel adı ile biliniyor) sevgilisi olduğu anlaşıyor. Kurtz, bu yapılanma ile mücadele etmek için tek çıkar yolun aralarını birini sokmak olduğu düşüyor.

Martin Kurtz’un dikkatini ise Charlie adından bir İngiliz tiyatro oyuncusu çekiyor. Charlie, Londra yaşayan küçük bir tiyatro da William Shakespeare’in Size Nasıl Geliyorsa adlı oyunu sergileyen, dönemin uygun sol politikalarını benimseyen bohem bir kadın. Charlie’nin de bulunduğu tiyatro grubu bir hayırseverin katkısı ile Yunanistan’a davet ediliyor. Burada grup gizemli bir adam ile tanışıyor ve Charlie bu adamın peşinden gitmeyi kabul ediyor. Bu adam İsrail casus Gida Becker. Yunanistan kumsallarından görkemli akropolise uzanan bu gezi Atina’da bir evde son buluyor ve karşımıza Martin Kurtz dikilerek Charlie’li karşılayıp bu “oyunun yazarı, yönetmeni ve yapımcısı benim” olarak kendini tanıtıyor.

Martin Kurtz’un her şeyini yaptığı bu oyun ne peki.. Charlie, daha önce Salim’in bulunduğu bir foruma katılması Kurtz’un dikkatini geçiyor. Casusluk da biraz oyunculuk gerektirir ve Charlie gerçekten iyi bir oyuncu ve hatta iyi bir yalancı. Amaç, Charlie’yi Salim’in sevgilisi olarak FKÖ içerisine sokmak ve böylece bu örgütü içeriden çökertmek. İsrail eski asker olan ve uzun süredir bu işlerden elini eteği çekmiş olan Gida Becker’in görevi ise onu bu kurguya hazırlamak. Böylece Gida, (dizinin iki bölümünde beş adı var) Salim rolünde Charlie ile Avrupa’yı gezerek bütün senaryoyu baştan canlandırıyorlar ve böylece Salim ile batılı sevgilisinin arasında oluşan aşkın bir benzeri Gida ile Charlie arasında oluşuyor.


Dizinin, ilk bölümleri romanın da etkisi ile de karışık ve anlaşılmaz. Ama belki de dizinin en güçlü yanlarından biri de bu. Bütün öykü dizinin tamamını çok iyi sarmış durumda ve yavaş yavaş açılıyor ve anlam verdikçe Kurtz’un yazdığı kurguya dahil olup anlam veriyorsunuz. Dizi de, Filistinlilere daha yakın duruyor. İki ana Filistinli karakter var bunlarda kendi taraflarından olayları anlatıyor. Yani İsrail-Filistin mevzusunda kendi yaşadıkları var ve bunları konumlandıkları bir yer var. İsrail’i casuslar olarak görüyoruz ama onların bu olay nasıl baktığı neler hissettikleri pek bilmiyoruz. Daha ketum ve sertler.

Park Chan-Wook’un harika bir iş çıkardığını söylemek lazım. Park,hikayenin dramatize olduğu, ritmin düştüğü anlarda kendi tarzına göre ayağa kaldırmayı çok iyi beceriyor. Ayrıca, bir casusluk filminin vazgeçilmesi olan gözetleme, soruşturma ve askeri eğitim sahnelerinin de ayrı bir atmosfer yaratmayı başarıyor. Bazı sahne seçimleri ise yenilik niteliğinde. Kaotik bir yakalama sahnesinin uzaktan sabit bir kamera ile çekmesi veya Charlie’nin Gida ile ilk yakınlaşmasında gözünün içinde anlık ruh haline dışarı vurması gibi. Dönemin Münih’i, Lübnan’i, Londra’sı Atina’sını çok başarılı resim ediyor ve ortaya çıkan renkler çok başarılı.

Park Chan-Wook’ın burada ki en büyük yardımcıları da oyuncu kadrosu. Charlie rolünde ki Florence Pugh resmen döktürülüyor. Gida’nın peşinden giden neşeli, sıcakkanlı kadını, Avrupa gezen hippiyi, Lübnan da eğitim alan militanı sırıtmadan üstesinden geliyor. 22 yaşında ki oyuncu çok olgun bir iş ortaya koyuyor ve bundan sonra adı çok duyulacak ve aranacak bir isim olacağı net. Martin Kurtz’u ise Amerika’nın yaşayan en büyük oyuncularından biri olan Michael Shannon var. Kıvırcık tuhaf saçları ve kocaman gözlükleri ile karikatürize bir tipi yavaşladığı zamanları da olsa başarı ile üstesinden geliyor. Pugh, kadar sürekliliği olmasa da alta da kalmıyor. Bu üçlünün en zayıf halkası ise Gida Becker rolünde olan Alexander Skarsgård, gizemli adam ile başlayan rolü sonralara doğru dağılsa da, Skarsgård çok tek düze ve donuk kalıyor.

The Little Drummer Girl, doğal olarak John Le Carré’nin başka bir romanından uyarlanan The Night Manager ile kıyaslandı ve çoğu karşılaştırmada The Night Manager daha önde görülse de bence ikisi de televizyon için çok yenilikçi ve ilgili hak ediyor. Diziyi Türkiye’de Blu TV üzerinden izlenebilir durumda. Dizi orijinal olarak 6 bölüm olsa da Blu Tv 8 bölüm olarak yayınlıyor.

Us: Düşmanla Tanışma

Genel

Jordan Peele Amerikan sinemasının yeni merkez sinemasını ayağa kaldıran adam olabilir mi? Us ile bunun cevabını veriyor.


George Romero 1968 yılında Night of the Living Dead’i vizyona soktuğunda büyük bir heyecan ve korku ile karşılanmıştı. Çok düşük bütçe ile çekilen film, müthiş bir gişe hasılatına imza atmıştı. Romero’nun en büyük başarısı zombileri popüler kültüre kazandırması değil, Night of the Living Dead’e kurguladığı politik hicivdi. Dönemin en korkulan mevzusu olan soğuk savaşı bir zombi hikayesine yedirmesi en büyük başarısı idi. Jordan Peele, Get Out’da tam olarak bunu başarmıştı. Az kabul edilecek bir bütçe ile çekilen film bir aile buluşmasının kanlı bir sona gidişi izlemiştik. Afro-Amerikalı bakış açısı ile Amerikanlı beyaz liberallerin ikiyüzlülüğü ortaya koymuş ve bir çok siyasi hicivi de filme yerleştirmişti.

Amerika’da Donald Trump’in başa geçtiği döneme denk gelen Get Out ciddi gişe başarısına imza attı ve Jordan Peele’ye oscar getirdi. Eleştirmenlerden çok iyi dönüşler aldı ve Peele için yeni Kubrick, Hitchcock yakıştırmaları yapıldı. O illa birisine benzeyecekse bence yeni Romero olabilir ki, Peele özgün bir yönetmen olduğu, farklı bir yere sahip olduğu da belirtmek şart.

İlk film Get Out sonrası Jordan Peele 2. uzun metraj filmi Us -Biz- için çok büyük beklenti oluştu. Yönetmen bu beklentileri boşa çıkarmadı ve Us ile de ciddi övgüler aldı ve film Amerika’da şimdiden hatırı sayılır bir gişeye ulaştı. Peele, Get Out’da yakaladığı damarı bire bir Us’a taşımıyor, ilk filmi kadar ağır bir alt metin sunmuyor ama başvurduğu yol çok daha retorik ve işlevsel.

Eğer filmi izlemediyseniz yazının bundan sonrası tadınızı kaçırabilir. Us, 1986 da geçen bir prolog ile başlıyor. Çocuk yaşlarda olan Adeladie, Santa Cruz plajında bir panayırın içinde eğlenmeye çıkmış. Anne-babasının bir anlık boşluğundan sessizce aralarından uzaklaşıyor ve bir pavyona giriyor. Burada doppelgangerı -ikizi- ile karşılaşıyor. Burayı belli bir tatta bırakarak günümüze geliyoruz. Adelaide artık orta yaşlarında bir kadın, evlenmiş ve iki çocuk annesi. Yıllar sonra bu sırrı yaşadığı yere yaz tatili için geri geliyor. Eşinin ısrarı ile Santa Cruz’da ki o plaja geri dönüyor. Gün boyunca huzursuz ve gergin olsa da başına bişi gelmiyor ta ki bunun akşamına kadar.


Jordon Peele ilk prolog da olduğu gibi bütün plaj sahnelerinde gerilimi müthiş sağlıyor. İzleyiciye plajı Adeladie’nin gözünden aktarıyor ve onun hissettiği gerginliği ve rahatsızlığı bizlerin hissetmemizi bekliyor. Bir şeylerin olmasını bekliyoruz ama istediğimiz olmuyor. Plaj dönüşü gece aile yatmaya hazırlanırken evlerin bahçesinde kırmızı tulumlar içerisinde bir aileyi fark etmesi ile şiddetli bir karşılaşma baş gösteriyor. Jordan Peele, bu sahneden başlayarak korkunun bütün klişe öğelerine başvuruluyor ama bunları kullanması ne filmin temposuna zarar veriyor ne de hikayenin tıkanmasına. Wilson ailesinin bahçesinde duran aile, her biri kendileri benzeyen birer kopyaları. Yazlık evin salonunda iki Adeladie arasında bir yüzleşme söz konusu…

Jordan Peele, asıl olarak “Biz”lerin mücadelesini veriyor. Kırmızı elbiseli doppelganger insanın en ilkel güdülerine sahipler. Savaşçı, konuşamayan çeşitli homurtular çıkaran varlıklar. Aralarından tek konuşan ise Adeladie’nin doppelgangeri. Asıllarından nefret ettikleri açık ama Wilson’lara zarar verme konusunda sabırlılar ve bu anın tadını çıkarmak istiyorlar. Kırmızılar veya kopyalar insanlığın barbar tarafını işaret ediyor ve insanlığın modern toplum adı altında bastırılan bütün özelliklerine sahipler. Yağmacı, ilkel ve cani… Bütün kırmızılar, kopyaları oldukları kişilerin özellikleri taşıyorlar. Evin kızı olan Zora’nın kopyası rekabetçi ve Zora gibi koşucu. Jason’nın kopyası ise şakacı eğlenmeyi seven biri. Ayrıca yaşamak için kopyalarını öldürmek zorundalar.

Wilson ailesi orta sınıf bir Amerikan ailesi. Ailenin o anını biliyoruz. Jordan Peele ailenin geçmişi hakkında hiç bilgi vermiyor. Ailenin babası Gabe Wilson, silik bir görüntü verse de ailenin en hırslı kişiliği. Üst sınıf olmak istiyor ve komşuları beyaz Tyler ailesini örnek alıyor. Onlara yakın bir yerden yazlık ev satın almış. Onların arabalarına, tekneleri imreniyor. Hatta kendisi de orta halli bir tekne bile satın alıyor. Yine Josh Tyler ile olabilmek için ailesine zorlayarak Santa Cruz’a getiriyor. Wilson’lar ilk saldırıdan kurtulduktan sonra Tyler’lara sığınmak istiyor ama onlar kendi kopyaları tarafından öldürülmüş. Gabe Wilson başta olmak üzere Wilson’ların bütün Tyler mal varlıklarını ele geçirmesi tesadüf değil. Önce evi almaları sonra Gabe’nin Tyler’lerin teknesinde Josh Tyler’in kopyasını öldürmesi ve ailenin büyük bir gururla Tyler’ların arabasını alması gibi.


Jordon Peele’nin filmde en açık göndermelerin biri de İncil’in Yeremya 11:11 kısmına olan göndermesi. İncilin bu kısımı “Bu yüzden RAB, ‘Kaçıp kurtulamayacakları bir yıkım getireceğim başlarına’, ‘Bana yakarsalar da onları dinlemeyeceğim.” şeklinde. Doppelganger’in ilk geldiği gece Gabe’nin özetini izlediği beyzbol maçının 11:11 berabere olması, evin oğlu Jason’in odasında saatin 11:11 olması gibi 11 rakamına bir çok gönderme mevcut. Hatta film de rakam olan yer yerde 11 var. Adeladie’nin çocukluğun gösterildiği prologda babasının kazandığı hediye için 11 numaranın olduğu hediyeyi seçmesi veya Wilson’ların olayları izlediği televizyon kanalının Canal 11 olması gibi. Burada bir birlerine en yakın rakamlar olan 11’in seçilmesi, Yeremya 11:11 kısmının işaret edilmesi filme dini bir güç ve anlam katıyor.

Jordan Peele’nin hem filme koyduğu bir tür imgeler hemde gerilim anına kadar giden yol muhteşem işliyor ve Adeladie gibi bizler bu tesadüfleri yaşıyoruz. Peele, sürekli kamerayı oyuncuların yüzlerine tutarak anlık tepkilerinden çok iyi yaralanıyor ve hikaye sona doğru ritim düşürmeden çok iyi işliyor. Jordan Peele, konuyu tam olarak bağlayamadığı düşünerek iki ayrı final tasarlamak istemiş. İlk finalde kopya Adeladie yeraltında durumu açıklayan bir konuşma yapıyor. Açıkcası bu konuşma hem filmin ritmini öldürüyor hem de olayı açıklama konusunda çok havada kalıyor. İkinci final ise seyirciyi asıl etkileyen an oluyor. Hem Adeladie’nin kopyasının neden diğerlerinden farklı olduğu, bu kalkışmanın neden başladığını ve kopyaların neden elele tutuştuklarını bir mantığa oturtuyoruz.

Filmin müzikleri Get Out da olduğu gibi Michael Abels’e ait ve çok başarılı. Müzik kullanımın yanı sıra Jordon Peele’nin filmin başından başlayarak, olayların başlatığı yer olan sahilde ki korku evine geri dönülmesine kadar gerilimi hep zirve de tutuyor. Stanley Kubrick’in The Shining’in de olduğu gibi Peele’nin kamerası da hep karakterin yüzünde geziyor. Yeraltının görüntüsü ise Overlook Otelinin koridorlarını hatırlatıyor.

Başta Adelaide rolunda Lupita Nyong’o olmak üzerine çift rollerde izlediğimiz oyuncular çok iyi işler çıkarıyor. The Handmaid’s Tale’den aşina olduğumuz Elizabet Moss komşuları Kitty Tyler rolunda az ama öz iş çıkarıyor. Vesselam Jordon Peele bayadır ortalarda olmayan Amerikan merkez sinemasının tam merkezine oturmuş durumda. Us, belki oscar için şansı olmaz ama şimdiden ciddi bir gişeye ve popülerliğe ulaştı. Kendi hikayeleri yazan Jordan Peele’de artık çok beklenen yönetmenlerden biri oldu. Ve bizler sırada ki yolcuğa sanırız, bizi çok bekletme.