Black Mirror 5: Tekrara Düşmek

Dizi

İlk sezondan bu yana 8 yıl geçti. Dizinin ilk sezonları ile bugün ki sezonları arasında en büyük fark artık seyircinin teknolojinin tehlikeleri konusunda farkındalığının artması. Bu süre içerisinde bir çok teknoloji skandalı/vakası yaşadık. Teknolojik distopya sunan Black Mirror bu sefer çok fazla kendini tekrara meyil ediyor.

2011‘de İngiltere’den gelip hayatımıza giren distopik bilim kurgu antolojisi Black Mirror’un 5. sezonu Netflix arşivine eklendi. 8 yıl içerisinde bize unutulmaz deneyimler yaşattı. Bu sezonlara Bandersnatch gibi seyirciye interaktif deneyim yaşatan bir filmde eklediler. İngiltere’de başlayan bu fenomenin Amerika’ya taşınması kaçınılmazdı. İngiliz Kanal 4’de yayınlanan ilk 2 sezon sonrası 3 sezondan itibaren Netflix’e geçti. Sonuçta yaratıcılar Charlie Brooker ve Annabel Jones çok daha büyük imkanlara -daha ünlü isimlerle- çalışma imkanı buldular. Bu durum en azından beni üzen bir haberdi. Sanırım bu konuda tek değilim..

Netflix’e geçmesi ile iki sezon ve 12 bölüm yayılandı. Bütün antoloji içerisinde San Junipero ve USS Callister gibi çok başarılı bölümlerde bu sırada üretildi. Kötü sayılabilecek bir çok bölümde malumunuz. İlk sezondan bu yana 8 yıl geçti. Dizinin ilk sezonları ile bugün ki sezonları arasında en büyük fark artık seyircinin teknolojinin tehlikeler konusunda farkındalığının artması. Bu süre içerisinde bir çok teknoloji skandalı/vakası yaşadık. İlk bölümlerde işleyen sosyal medya hesaplaşmaları şu anda yaşıyoruz. Mesela, 3. sezonun Nosedive bölümümde işleyen konuya benzer bir uygulamayı Çin’in uyguladığı yakın zamanda okuduk. 

Black Mirror’un son sezonu üç bölümden ulaşıyor. Fizikleşen oyun avatarlarından oluşan “Striking Vipers”, günümüzde geçen Twitter güzellemesi “Smithereens” ve bir pop yıldızın sömürülmesini anlatan “Rachel, Jack and Ashley Too” adlı bölümlerden oluşuyor.

Mortal Kombat benzeri bir video dövüş oyunu oynamayı çok seven üniversiteden iki oda arkadaşı, yıllar sonra oyunun VR içerikli bir versiyonunu edinirler. Evli ve çocuklu banliyö yaşamı süren Dany, yıllar içinde oyun oynama güdülerine yenik düşer ve Karl’ı teklifini kabul edip oyuna girer. Oyun gerçekliği USS Callister’de işlendiği gibi ele alınmış. Oyunda seçilen avatarlar ile birlikte oyuncular bir bedene bürünüyor. Bir kadın bir erkek avatar seçerek oyuna başlarlar. Oyunda bir süre sonra avatarlar arası cinselliğe- Brokeback Mountain tarzı birbirini keşfederek seven-yaşamaya başlar. Hem Karl hemde Dany artık oyunda yaşadıkları deneyim dışında başka bir şey düşünmezler. Zamanla Dany, eşinden uzaklaşmaya başlar ve olayları kontrol altına almaya çalışır.

Hikayenin bundan sonra bu deneyimin üzerine gitmesi umuyoruz ama, işler çok da ilerlemiyor. Bir yere kadar sürekli oyun deneyimi gösteriliyor bize, ayırca bölümün 1 saat gibi gereksiz de uzun bir süresi var. Konusu nostaljik durduğu gibi, cinsellik hakkında da ortaya bir şey atmıyor. Bütün bölümler gibi iyi bir oyunculuk var, özellikle -Falcon diye bilinir- Anthony Mackie Dany rolünde başarılı iş çıkarıyor.

“Smithereens” adlı bölüm ise bir tür twitter güzellemesi. Uber benzeri bir taksi işinde olan Chris, sosyal medya şirketinde stajyer olarak çalışan Jaden’i kaçırır. Amacı şirketinin sahibi olan Billy Bauer’e ulaşmaktır. Kaçırdığı kişinin şirket de önemli birisi olarak düşünmesi, adamın stajyer çıkması işleri karıştırır ve bir rehine olayına döner. Bölümü bütün Black Mirror bölümden ayıran özelliği 2018 de geçmesi. Gelecek için işler üreten dizi bu sefer günümüzün sosyal medya hastalığı olan “bağımlılık” durumunu ele alınıyor. Bölümde sosyal medya şirketinin polisi yönlendirmesi, polisten daha fazla gibi sahibi olmaları gibi başarılı konuları olsa da, hikayenin sonunun çok tahmin ediliyor olması ve sonunda da bu bağımlılığa bir sebep bulamaması bölüm için eksi değerler. Bir de bütün kadın karakterlerin bölüm boyunca kötü kararlar vermesi ve sosyal medya kurucusunun komik savunması da ayrı sorunlar. 

“Rachel, Jack and Ashley Too” adı taşınan bölümde, teyzesi tarafından sömürülen genç bir popçunun hikayesi ile hayranı genç bir kızın hikayesini izliyoruz. Pop star Ashley O rolünde Miley Cyrus’u izliyoruz. Ashley O, piyasaya Alexa benzeri robotumsu bir ürün sürüyorlar ve genç hayranı Rachel ile bu ürün arasında bir ilişki oluşuyor. Bölümde star yalnızlığı, hologram pop yıldızları ve ünlü aldatmacılığı üzerine ilerliyor. Bütün antoloji içinde en sıradan bölüm olduğu söylenebilir. Sonunda bir heyecan verse de orada bırakıyor her şeyi. Bölüm için en akılda kalan Miley Cyrus’un Nine Inch Nails’ın Head Like a Hole yorumu.

Black Mirror, çıktığı yolda ortaya çok başarılı izler sürdü ve aklımızı aldı. Lakin son sezonu ile o kadar derin izler bırakmadığı açık. Artık teknolojiye mi alışıyoruz, çok mu doyduk, Charlie Brooker mı yoruldu bilmiyoruz ama bunu verdikleri o kadar şeyin nazarı diye kabul ediyoruz. Bence Black Mirror’un hala söyleyecek bir şeyleri var.

Chernobyl:Kalıcı Korku

Dizi

HBO’nun beş bölümlük mini dizisi Chernobly’de 33 yıl önce yaşanan felakete geri dönüyoruz ve felaketinin acısını yaşıyoruz. Yalanlarla ve kötüye kullanılan otorite ile taşınıyor, acı ve dramla baş başa kalıyoruz.

Lyudmilla Ignatenko, sıcak bir Pripyat akşamında su içmek için mutfağa girdiği sırada, pencereden büyük bir toz bulutu göründü. Lyudmilla’nın yüzü tezgaha dönüktü ve bunu fark bile etmemişti. Saniyeler için bir sarsıntı yaşandı. O kısacık “an”ın bütün yaşamını değiştirdiğinden habersizdi. Sadece onun değil bir şehrin bir ülkenin hatta bütün kıtanın kaderi o an tekrar yazılıyordu. Lyudmilla’nın kocası Vasily şehrin itfaiyesinde görevliydi ve vardiyada olmamasına rağmen göreve çağrılmıştı. Ona söylenen nükleer santralın çatısının yandığı şeklindeydi. Lyudmilla, kocasını son kez uğurlarmış gibi uğurladı. 

26 Nisan 1986’de Ukrayna’nın Pripyat kentinde bulunan Çernobil Nükleer Santralında bir deney yapılacaktı. Bu işlem daha önce 3 kere yapılmış ve başarılı olmamıştı. Deneyin amacı santralın bütün enerjisi kesildikten sonra jeneratörler devreye girene kadar santralın çalışmaya devam edip etmeyeceği test etmekti. İşler istendiği gibi gitmedi ve çağımızın en büyük nükleer felaketi yaşandı. Bu durum sadece zamanın Sovyetler Birliği’ni değil bir çok ülkeyi de etkiledi. Bunlardan biri de bizdik. Bu olay Türkiye’de hiç kabullenilmedi. Radyasyon olduğu kabul etmek dinsizlikle suçlandı. Radyasyonlu çaylar içildi, ihraç edilemeyen fındıklar okullarda çocuklara dağıtıldı. Uzun bir süredir de nükleer enerji ülkemizde konuşulan -maalesef yeteri kadar tartışılmayan- bir konu. Chernobyl, yaşananları duyan veya hiç haberi olmayanlar için alarm görevi görüyor. 

Her şey güçlü bir patlama ile başlıyor. Öncelikle olanları kimse anlamıyor veya anlamak istemiyor. Deneyin başında bulunan nükleer santral baş mühendis yardımcısı Anatoly Dyatlov, olayı basit bir buhar tankı patlaması olarak sınıflandırıyor. Sonra olaya nükleer santral müdürü Bryukhanov ile santral baş mühendisi Fomin’de dahil oluyor. Pripyat’da kurulan yerel bir komisyon olayın büyütülmemesi ve burada kapatılması taraftarı. Sadece bir kişi durumdan rahatsız lakin onuda pek dinleyen yok. Daha sonra kaza Moskova’ya raporlanıyor. Ortada sönmeyen bir yangın var. Merkez hükumet bir komisyon kurulmasını emir ediyor ve olaya bilir kişi olarak Kurchatov Atom Enerjisi Enstitüsü genel müdür yardımcısı Valery Legasov dahil oluyor. Komisyonun başında ise bakanlar kurulu başkan yardımcısı Boris Shcherbina var.

Boris Shcherbina, inatçı, otoriter bir bürokrat. Pripyat’da varana kadar olayın vahametin farkında değil. Zaten nükleer santraller hakkında hiçbir bilgiye de hakim değil. Bütün bildiklerini yolda kısa şekilde Legasov’dan öğreniyor. Artık görünmeyen bir düşmana karşı amansız bir savaş başlıyor. 

Dizinin yaratıcısı ve senaristi Craig Mazin’in geçmişinde Hangover 2 ve 3 ile Scary Movie 3 ve 4 gibi filmlerin senaristliği var. Yedi yıla yakındır senaryo yazımı üzerine bir podcast çekiyor. Chernobyl boyunca yer bölümün artında podcast yaparak dizi üzerine konuştu. Craig Mazin, bu projenin yazma sürecinin çok eziyetli olduğunu söylüyor. Devlet raporlarına, bilimsel dergilere, fotoğraflara, ses kasetlerine kadar pek çok farklı türde kaynağa yayıldığı anlatıyor. Mazin, dizide hiçbir ayrıntıyı atlamamak ve yanlış bilgi vermemek için doğrulara sadık kaldık diyor. HBO projeyi 6 bölüm olarak kabul etmiş. Craig Mazin, 6 bölümün fazla olacağı düşünerek 5 bölümde karar kılınmış.

Dizinin yönetmeni Johan Renck, daha çok TV işleri ve klip yönetmeliği ile tanınan bir isim. Johan Renck, senaryo önüne geldiğinde çok heyecanlandığını söylüyor ve İsveç’li olarak Çernobil ile yaşadığı anıların canlandığını, aslında hakkında hiçbir şey bilmediğinin farkına vardığını söylüyor. Dizinin bütün bölümlerini aynı anda çekmiş. Johan Renck, işi bir dizi olarak değil beş saatlik bir film olarak ele aldığını söylüyor.

Craig Mazin, Çernobil’i biliyorduk ama neden olduğunu hiç bilmiyorduk diyor. İşte bu sorudan yola çıkarak yaratım süreci başlamış. Mazin, diziyi felaket dizisi değil bir dram olarak sınıflandırıyor. Bu yüzden de Chernobyl, kaza sonrası yaşanan drama odaklanıyor. Halkın, bilim insanlarının, bürokratların yaşadığı drama odaklanmış durumda. Dizide bir karakter hariç hepsi gerçekte yaşamış kişiler. Emily Watson’un canlandırdığı fizikçi Ulana Khomyuk ise kurgu bir karekter. Ulana Khomyuk, diziye olayda görevli olan bütün bilim insanlarını temsilen yerleştirilmiş. Craig Mazin bu kişinin kadın olmasına da, Sovyetler’de bir çok kadın bilim insanı ve tıp insanı vardı. Hatta bu dönemlerde kadın doktor sayısı batının çok önündeydi. Bunları temsilen Ulana Khomyuk karakteri hikayeye yerleştirilmiş.

Priyat’da yaşayan insanları temsilen de hikayeye Lyudmilla Ignatenko’nun hikayesi eklenmiş. Kazanın sonrasından başına geleceklerden habersiz ölüme gönderilen yüzlerce itfaiye erini temsilen Vasily Ignatenko’nun eşi Lyudmilla’nın Priyat’dan Moskova’ya oradan Kiev’e uzanan yolculuğuna tanık oluyoruz. Craig Mazin bu hikayeyi ise Nobel edebiyat ödülü sahibi Belarus’lu yazar Svetlana Aleksiyeviç’in Çernobil Duası adlı kitabında da anlattığı bir anıya dayanıyor. Hatta bu anıyı Svetlana Aleksiyeviç Nobel ödülü aldığı sırada konuşmasına da eklemişti. Bu anı diziye çok güçlü ve keski bir anlam yüklüyor. İnsanlarının yaşadığı dramı, acıyı bütün gerçekliği ile bize işletiyor.

Peki Chernobly’i bu kadar güçlü yapan unsur nedir. Bunun en başında Johan Renck ve Craig Mazin’in yarattığı güçlü atmosfer var. Seksenlerin sonuna gelen yavaşlamış bir Sovyetler Birliği. Bunun bütün karamsarlığı ilk andan itibaren bize çok iyi geçiriyor. Görünmeyen bir düşmana karşı başlayan savaşta, nükleer santral bir canavar, doğaüstü güç olarak resmen canlı kılınıyor. Santralın çekirdeğine çok yaklaşan bir helikopterin aniden düşmesi, çatıyı temizlemek için görevli askerlerin yaşadığı gerilim gibi bir çok sahnede bu gücü hissediyoruz.

Diziyi yukarı taşıyan bir diğer unsurda çok güçlü oyunculuklar. Başta Stellan Skarsgård -üzücüdür ki çoğu kişi Erik Selvig olarak biliyor- olmak üzere Jared Harris, Paul Ritter çok iyi işler çıkarıyor. Stellan Skarsgård’ın canlandırdığı Boris Shcherbina başlarda sert, otoriter bir karakter olarak tanıyoruz. Kendisine Legasov tarafından 5 yıl içinde öleceği söylendiğinde karakterinde büyük bir değişim yaşanıyor. Skarsgård bu değişimin üstesinden başarı ile geliyor.

Chernobyl, Sovyetleri küçük düşürdüğü gibi tenkitlerde alsa da, olaya oldukça tarafsız durmaya çalışıyor ve bunu da başarıyor. Hatta Sovyet bürokrasisinin gücünü olayın çoğu anında yaşıyoruz. Olaylar bu şekilde ilerlemese belki felaket çok daha vahim bir sonuç doğuracakmış hissini alıyorsunuz. Bu tutumda diziye güçlü ve unutulmaz kılan başka bir unsur. Eğer hala izlemediyseniz, izlemeden önce internetde çernobil felaketi hakkında bir araştırma yapmanız güzel olabilir.Ezcümle Chernobyl bu yılın en başarılı işi, belki yılı bu şekilde bitirecek. Şimdilik, televizyonun sinemadan çok daha başarılı işlere imza atması da başka bir yazının konusu olsun.

Tuca&Bertie: Zeki ve Acı

Genel

BoJack Horseman’ın yapımcısı olan Lisa Hanawalt’ın yeni dizisi Tuca ve Bertie yürüyen,işi-gücü olan, depresyona giren antropomorfik hayvanlardan oluşan bir dünya da geçiyor, cinsellik üzerinden giden ama bunu şaka malzemesi olarak görmeyen bir dizi.

Netflix’in yeni animasyonu Tuca & Bertie size çokça tanıdık gelebilir. Yine Netflix’in epik dizisi BoJack Horseman’ın yapımcısı olan Lisa Hanawalt’ın yeni dizisi Tuca ve Bertie yürüyen,işi-gücü olan, depresyona giren antropomorfik hayvanlardan oluşan bir dünya da geçiyor. Bird Town adında bir şehir de çeken oldukça komik, eğlenceli ve renkli bir yetişkin animasyonu.

Tuca adında kısa şort giymeyi seven, boş boğaz, pasaklı ve belli bir işi olmayan, yaşamını varlıklı teyzesine muhtaç bir tukan ile Bertie adında hayatı boyunca çok zorluklar yaşamış, bir şirkete veri işleme uzmanı olarak çalışan, hayalinde pastacı olmak isteyen ve sevgilisi ile yaşayan zeki ardıç kuşunun macerası. Tuca’yı bir çok işle meşgul olan komedyen Tiffany Haddish, Bertie ise stand-up komedyeni Ali Wong seslendiriyor. Bir de Bertie mimar sevgilisi Speckle var. Speckle’nın seslendirilmesinde ise Koreli aktör Steven Yeun var.

Tuca & Bertie cinsellik üzerine giden ama bunu şaka malzemesi olarak görmeyen bir dizi. Dizinin ilk bölümlerinde Bertie, iş yerinde oluşan bir pozisyon için terfi beklentisi var ama bunu almak konusunda yeteri kadar öz güvenli değil. Zeki biri olan Bertie fikirlerini ortaya saçma konusunda çekingen ve bu fikirlerini bir iş arkadaşı olan “horoz” tarafından çalınıyor. Böyle bir iş ile uğraşan hangimiz böyle çıkmazlar yaşamıyoruz ki. Bertie burada yaşadığı bir diğer sıkıntı ise taciz. Ama bunu haykıramıyor. İşte burada becerikli Tuca devreye giriyor ve o işi almasına yardımcı oluyor. İş yerinde taciz konusunda Bertie’nin yalnız olmadığını da o sırada öğreniyoruz.

Bütün hayali iyi bir pastacı olmak isteyen Bertie, ulaşmak istediği isim ise Pastacı “Penguen” Pete. Yine bir nevrotik halde iken bütün cesaretini toplayarak Pete’de iş teklifi yapıyor ve kabul ediliyor. Bir taraftan da Pete üzerinde cinsel fantezileri var. Hatta bir bölümde fırıncı ile seks yapmayı hayal ediyor ve beynini bundan alamıyor. İlerleyen bölümde fırıncı ile olan ilişkisi apayrı yollara çıkıyor. Fırında yeni işe başlayan birine fırıncının taciz etmesine mani olmuyor ve Bertie bir kez daha kendini suçlu hissediyor.

Aslında Bertie’nin yüzleşmesi gereken bir sorunu var. Tuca ile bir gece yollarının düştüğü Jöle Göl’ünde Bertie 12 yaşında iken bir adamın tacizine uğramış ve durum kendisi için bir tabu olmuş. Dizinin bütün rengi, eğlencesi burada duruyor ve insanların boğazını düğümleyen bir an oluyor. Bertie yine Tuca’nın da yardımı ile bununda üstesinden geliyor.

Tuca’nın da hayat da yüzleşmesi gereken şeyleri var. Annesi çok küçükken hayatını kayıp etmiş ve Tuca ile kardeşlerine varlıklı teyzesi bakmış. 6 aydır alkol kullanmayan Tuca’nın öncesinde alkole olan ilgisinde teyzesinden geldiği anlamak zor değil. Hayatı alaya alan bu yapısının altında derin bir aile draması var ve olayların sonunda bununla yüzleşmek zorunda kalıyor.

Her zor durumunda Tuca’da Bertie’de bir birlerini teselli ediyor ve yanlarında oluyor. Tuca & Bertie, günlük yaşamlarında, iş yerlerinde karşı karşıya oldukları cinsel saldırları ve yaşadıkları hayal kırıklarını ele alışı çok başarılı. Bununla birlikte bunların üstesinden gelmeleri de aynı derece güçlü. Akıl vermek yerine güç içerimizde mesajını tozunda veriyor.

Lisa Hanawalt’ın yarattığı metro yılanların, memeleri olan apartmanların, antropomorfik bitkilerin olduğu renkli şehirde güzel bir hikaye sunuyor. Müzikal yapısı ve draması oldukça cesur. Kolay kolay söylenmeyen konular üzerinde şaka tozunu hiç kaçırmadan mükemmel bir iş ortaya çıkarıyor. Dizi boyunca karakterlerin yollarından hiç çıkmadan ve büyüsünü kayıp etmeden ilerlemesi de ayrı başarı. Derin konularda tutarlı ve can sıkmadan sağlam ayakta duruyor. 25 dakikalık 10 bölümden oluşan bu diziyi bir zahmet kaçırmayın derim.

Fleabag: Cüretkar Bir Başyapıt

Genel

Britanya topraklarından çıkan bir dizi başyapıtı, bütün bildiklerinizi geride bırakın ve kendinizi Londra’lı bu kadının kollarına bırakın.

O malum palyaço hikayesini bilirsiniz. Hani bir adam doktora gider ve çok mutsuz olduğunu söyler, doktor da şehre bir palyaçonun geldiği ve onu görmesini tavsiye eder. Adam yapıştırır cevabı; Doktor Bey o palyaço benim. Şimdi bunun olayla ne ilgisi var diye bilirsiniz lakin çok alakası var.

İngiliz 33 yaşında ki Phoebe Waller-Bridge’nin 2013 yılında Edinburgh Fringe Festivalin’de tek kişilik oyunundan dizileşen Fleabag’i anlatacam size. Aslında bu dizi hakkında epeydir bir şeyler söylemek istiyordum. İlk önce BBC 3’de gösterilen dizi Amerika’da Amazon Prime’da gösterilmeye başlayınca büyük bir ilgi ile karşılandı. İngiliz komedi tarzının zirve noktalarında dolaşan Fleabag’ın ilk sezonu 2016 yılında 6 bölümden 26 dakikalık bölümlerden oluşuyor. Şu sıralar 2. sezonu gösterilen dizinin birinci sezonunu analım.

İlk sezon boyunca Fleabag, tiyatro unsurlarına sadık kalan orta yaşlarda Londra’lı bir kadının alaycı, yürek burkan, eğlenceli ve oldukça cüretkar bir hikayesini anlatıyor. İş hayatında başarılı, alkolik bir koca sahibi ablası Claire, çocukları ile arası iyi olmayan babası, olayları çok iyi şekilde manipüle eden üvey annesi ile çevrilmiş bir hayat.

En yakın arkadaşı olan Boo’un ölümünden kendini sorumlu –sorsan intihar olduğu söyleyecektir- tutuyor. En yakın arkadaşını kayıp etmenin ötesinde aynı zamanda birlikte işlettikleri Gine domuzu temalı kafenin de sorumluğu üzerinde. Ama kafe işletme konusunda çok başarılı olduğunu söylemek zor, müşteri için marketten hazır risotto alıp mikro dalgada pişirecek kadar da üşengeç. Kafe için kredi başvurusu da büyük bir yanlış anlama ile sonlanınca maddi olarak dibi görüyor.

Cüretkâr bir hikaye bu, hatta ahlaksız. Bu durum bizi rahatsız etmesi gerekiyor lakin biz de samimi bir yan bırakıyor. Uzun süreli sevgilisi Harry’i canı sıkıldığında terk ediyor. Harry, her terk edilişinde bütün evi temizlemek gibi bir huyu var. Fleabag, bazen sırf bu nedenden dolayı Harry’i terk ediyor. Hem evi temizletiyor, hem de otobüs gördüğü bir dişlek ile ilişki yaşamayı da uygun görüyor. Obama’ya bakıp mastürbasyon yapan, sevgilisine vajinasının fotoğraf atan “cüretkar” ve “ahlaksız”. Sürekli olarak dördüncü duvarı delerek seyirci ile sohbet halinde. Bu durum tabi ki diziler özelinde ilk değil ama burada müthiş işliyor. Gözlerini büyüterek, olacak olaylara öngörü verirken seyirci ile sakin işleyen bir irtibatı var.

Dizi de ki erkek karakterler kötü ve acımasız. Kafeye gelen bir müşteri hiç sipariş vermeden bütün cihazları şarj ediyor mesela. İlişki kurduğu erkekler duygusuz, ablasının kocası çıkarcı, babası bencil. Ablası ile gittikleri bir kurs da/eğitimde kadınlara susmaları ilk emir olarak öğretilirken katılan erkeklerden ise daha çok bağırmaları öğütleniyor. Gerçi Fleabag, hiç bir zaman tamam bir feminist de olamayacak.

Tam bir durum komedisi desek de aslıda ortada ciddi dram var. Flaebag bizi güldüren palyaço ama bütün her şeyi de batırmış durumda. Bir taraf da Boo’nun ölümünden kendini sorumlu –dediğimiz gibi kendisi intiharı tercih ediyor– tutuyor. Ablası ile arası bozuluyor, üvey annesi bütün gücü ile üzerine geliyor ve her şekilde geri dönen Harry artık hayatından uçmuş durumda. Açık ara dizi tarihinin en zirve sezon finallerinden birine tanık oluyoruz. Umut varsa hayat hala var mı veya hala iyi erkeklerde var mı.

Fleabag belki size ahlaksız, cinsiyetçi gelebilir. Ama hakkında düşündüğünüz bütün yargılarınızdan kurtulmuş olarak 6 bölümden çıkmış oluyorsunuz. Dizi tarihin en sert ama en samimi bölümü ile açılıyor ve ne izleyeceğinizin ön gösterimi yapıyor. Üç yıl sonra gelen ikinci sezonu için ayrıca zaman ayırırız. Hala denk gelip tanışmadıysanız bu yazı belkide iyi bir fırsat olabilir.

The Little Drummer Girl: Casus Belli

Genel

İsrail ve Filistin savaşı, bir tiyatrocu, casuslar ve terösizm. Bunlar John Le Carreé romanında buluşuyor ve Park Chan-Wook tarafından unutulmaz bir mini diziye dönüşüyor.


John Le Carré’nin 1983’de yayınlanan romanı The Little Drummer Girl’in bu ilk uyarlaması değil. İngiliz casusluk romanları yazarı olan Le Carre’nin Türkçeye Trampetçi Kız olarak çevrilen romanı 1984’de George Roy Hill’in yönettiği Diane Keaton’ın oynadığı bir filme konu oldu. Bu filmin kitabın hakkını verdiği söylenemez. 34 yıl sonra AMC ve BBC ortak yapımı olarak 6 bölümünden oluşan mini dizi olarak bu sefer beyaz cama geldi.Yönetmen koltuğunda OldBoy, The Handmaiden gibi ikonik filmleri ile tanınan Koreli Park Chan-Wook var.

Film, casusluk filmi değil. Bir türlü olamıyordu. Park, ise kitabı aslına has alarak bir casusluk öyküsü ortaya koyuyor. Tiyatro ve casusluğun iç içe girdiği, geniş bir coğrafyaya yayılan ve yetmişlerin sonu seksenleri başını içeren bir diziye dönüyor. Dönem için -hala- ince bir mevzu olan İsrail-Filistin meselesini çok da eğip bükmeden hakkını vererek üstesinden geliyor.

Dizinin hikayesine gelince; 1979 yılının Batı Almanya’sının Bonn kentinde İsrail’i bir ateşenin evine bombalı saldırı oluyor ve ateşenin küçük oğlu ölüyor. Olayı araştırmak için İsrail’i casus Martin Kurtz Batı Almanya’ya geliyor. Kısa süre içerisinde olayın daha önce bir çok saldıraya sebep olmuş Filistin Kurtuluş Örgütüne (FKÖ) bağlı, başında Khalil adından birinin olduğu bir grubun işi olduğu anlaşıyor. Bu grubun amacı diaspora da bulunan Yahudilere saldırarak düzenleyerek kendilerince davalarını sürdürmek. Bonn’da yapılan saldırı batılı bir kadın tarafından yapılıyor ve bu kadının FKÖ üyesi Salim’i (batıda Michel adı ile biliniyor) sevgilisi olduğu anlaşıyor. Kurtz, bu yapılanma ile mücadele etmek için tek çıkar yolun aralarını birini sokmak olduğu düşüyor.

Martin Kurtz’un dikkatini ise Charlie adından bir İngiliz tiyatro oyuncusu çekiyor. Charlie, Londra yaşayan küçük bir tiyatro da William Shakespeare’in Size Nasıl Geliyorsa adlı oyunu sergileyen, dönemin uygun sol politikalarını benimseyen bohem bir kadın. Charlie’nin de bulunduğu tiyatro grubu bir hayırseverin katkısı ile Yunanistan’a davet ediliyor. Burada grup gizemli bir adam ile tanışıyor ve Charlie bu adamın peşinden gitmeyi kabul ediyor. Bu adam İsrail casus Gida Becker. Yunanistan kumsallarından görkemli akropolise uzanan bu gezi Atina’da bir evde son buluyor ve karşımıza Martin Kurtz dikilerek Charlie’li karşılayıp bu “oyunun yazarı, yönetmeni ve yapımcısı benim” olarak kendini tanıtıyor.

Martin Kurtz’un her şeyini yaptığı bu oyun ne peki.. Charlie, daha önce Salim’in bulunduğu bir foruma katılması Kurtz’un dikkatini geçiyor. Casusluk da biraz oyunculuk gerektirir ve Charlie gerçekten iyi bir oyuncu ve hatta iyi bir yalancı. Amaç, Charlie’yi Salim’in sevgilisi olarak FKÖ içerisine sokmak ve böylece bu örgütü içeriden çökertmek. İsrail eski asker olan ve uzun süredir bu işlerden elini eteği çekmiş olan Gida Becker’in görevi ise onu bu kurguya hazırlamak. Böylece Gida, (dizinin iki bölümünde beş adı var) Salim rolünde Charlie ile Avrupa’yı gezerek bütün senaryoyu baştan canlandırıyorlar ve böylece Salim ile batılı sevgilisinin arasında oluşan aşkın bir benzeri Gida ile Charlie arasında oluşuyor.


Dizinin, ilk bölümleri romanın da etkisi ile de karışık ve anlaşılmaz. Ama belki de dizinin en güçlü yanlarından biri de bu. Bütün öykü dizinin tamamını çok iyi sarmış durumda ve yavaş yavaş açılıyor ve anlam verdikçe Kurtz’un yazdığı kurguya dahil olup anlam veriyorsunuz. Dizi de, Filistinlilere daha yakın duruyor. İki ana Filistinli karakter var bunlarda kendi taraflarından olayları anlatıyor. Yani İsrail-Filistin mevzusunda kendi yaşadıkları var ve bunları konumlandıkları bir yer var. İsrail’i casuslar olarak görüyoruz ama onların bu olay nasıl baktığı neler hissettikleri pek bilmiyoruz. Daha ketum ve sertler.

Park Chan-Wook’un harika bir iş çıkardığını söylemek lazım. Park,hikayenin dramatize olduğu, ritmin düştüğü anlarda kendi tarzına göre ayağa kaldırmayı çok iyi beceriyor. Ayrıca, bir casusluk filminin vazgeçilmesi olan gözetleme, soruşturma ve askeri eğitim sahnelerinin de ayrı bir atmosfer yaratmayı başarıyor. Bazı sahne seçimleri ise yenilik niteliğinde. Kaotik bir yakalama sahnesinin uzaktan sabit bir kamera ile çekmesi veya Charlie’nin Gida ile ilk yakınlaşmasında gözünün içinde anlık ruh haline dışarı vurması gibi. Dönemin Münih’i, Lübnan’i, Londra’sı Atina’sını çok başarılı resim ediyor ve ortaya çıkan renkler çok başarılı.

Park Chan-Wook’ın burada ki en büyük yardımcıları da oyuncu kadrosu. Charlie rolünde ki Florence Pugh resmen döktürülüyor. Gida’nın peşinden giden neşeli, sıcakkanlı kadını, Avrupa gezen hippiyi, Lübnan da eğitim alan militanı sırıtmadan üstesinden geliyor. 22 yaşında ki oyuncu çok olgun bir iş ortaya koyuyor ve bundan sonra adı çok duyulacak ve aranacak bir isim olacağı net. Martin Kurtz’u ise Amerika’nın yaşayan en büyük oyuncularından biri olan Michael Shannon var. Kıvırcık tuhaf saçları ve kocaman gözlükleri ile karikatürize bir tipi yavaşladığı zamanları da olsa başarı ile üstesinden geliyor. Pugh, kadar sürekliliği olmasa da alta da kalmıyor. Bu üçlünün en zayıf halkası ise Gida Becker rolünde olan Alexander Skarsgård, gizemli adam ile başlayan rolü sonralara doğru dağılsa da, Skarsgård çok tek düze ve donuk kalıyor.

The Little Drummer Girl, doğal olarak John Le Carré’nin başka bir romanından uyarlanan The Night Manager ile kıyaslandı ve çoğu karşılaştırmada The Night Manager daha önde görülse de bence ikisi de televizyon için çok yenilikçi ve ilgili hak ediyor. Diziyi Türkiye’de Blu TV üzerinden izlenebilir durumda. Dizi orijinal olarak 6 bölüm olsa da Blu Tv 8 bölüm olarak yayınlıyor.

Love, Death & Robots Antolojisi

Genel

Bir süredir merakla beklenen animasyon antolojisi olan Love Death & Robots, aybaşında Netflix’e eklendi. Başta animasyon severler olmak üzere, bilim kurgu ve fantastik sever herkesin aklını başından aldı. Love Death & Robots adından yola çıkarak bu üç temayı en az birini kullanan 18 animasyon bölümden oluşuyor. En uzunu 17 dakika en kısası 5 dakikalık bölümlerden oluşan, her bölüm ayrı ekip ve ayrı animasyon teknikleri kullanılarak yapılmış.


Projenin başında ise Seven, Fight Club gibi kült filmlerin yönetmeni David Fincher ve Deadpool ile tanınan Tim Miller bulunuyor. İkili Netflix’den önce bir çok stüdyo tarafından reddedilmişler. Netflix’in son dönemlerde ki iyi işi olmasının ötesinde en cesur işi de sayılabilir. Son dönemlerde içerik olarak -doğal olarak- young adult içerikleri öne çıkaran platform, Love Death & Robots ile yetişkinlere yönelik içeriğe yöneliyor.

Seçkinin çok başarılı hatta başyapıt seviyesinde bölümleri olması gibi çok fazla tekrara düşen hatta sönük senaryolu bölümleri de mevcut. Tek tek bölümler üzerinden çıkarım yapmadan beğendiğim ve üzerinden konuşulan bölümlere şöyle bir bakalım.

Bundan sonrası acayip spoiler içerir.

“The Witness”

The Witness izleyiciler tarafından çok iyi yorumlar aldı. Yönetmen koltuğunda Spider-Man: Into the Spider-Verse ile müthiş sükse yapan Alberto Mielgo’nun olmasının da payı yüksek. 12 Dakika süren bu bölümde bir cinayete tanık olan bir dansçının katil ile olan kovalamacasına şahit oluyoruz. Oldukça abartı olan cinsellik kullanımını, kafa karıştırıcı sonu ama bunu işlerken başvurduğu sokaklarda dehşet verici, anlamsız bir şekilde koşan kadının gereğini anlamak zor. Bölümün bu kadar övülmesinin başlıca sebebi olan finali ise aslında ilk sahnede ipucunu veriyor ve çok da şaşırtmıyor.


“Three Robots”

Açık ara dizinin en komik bölümü. İnsanlık kıyamet sonrası helak olmuş ve post-apocalyptic bir dünya da üç robot turistik bir geziye çıkıp etrafını tanımaya çalışıyor. Doğal olarak her şeyi yanlış anlıyor ve tanımlıyorlar. Üç robotunda bir birinden ayrı mizah anlayışı bölümü farklı bir noktaya çıkarıyor. Başlı başına bir film olsa izleyecek bir yaratıma sahip olan bölüm oldukça ironik bir son ile bitiyor.

“Good Hunting”

Açıkcası benim en çok sevdiğim bölümlerden biri Good Hunting oldu. Bir bölüm hariç bütün bölümler çeşitli hikayelerden uyarlama. Good Hunting, üç Hugo Award ödüllü yazar Ken Liu’nin aynı adlı öyküsünden uyarlanmış. Folklorik bir Çin geleneğinden Steampunk bir geleceğe uzanıyor. Tilki ruhlu -sanayileşme neden ile değişim geçirmeyen- Hulijing ile bir Hulijing avcısının -mucit- oğlunun arasında ki dostluğa dayanıyor. Diğer bölümlerin aksine fütüristik çizgilerden uzak ayrı bir yere koymak lazım.

“Beyond the Aquila Rift”

Beyond the Aquila Rift, animasyon olmayacak kadar gerçekçi bir yapım. Black Mirror’in bir bölümü gibi duran film Alastair Reynolds’un aynı adlı kısa öyküsünden uyarlanmış. Bir rota hatası nedeni ile bulundukları bir yerden Aquila Yarığın ötesinden çok uzaklara süreklenen bir gemi mürettebatının başından geçenleri anlatıyor. Uyandıkları yerde Kaptan Thom’un eskiden tanıdığı Greta’yı görmesi ile olaylar gelişir. Bazı noktalarda olayın bir döngü ve simülasyon olduğu seyircinin gözüne çok sokulduğu gibi gereksiz uzun seks sahnesi de bölümün enerjisini alıp götürüyor.


“Lucky 13”

Dizinin en gerçekçi bölümlerinden biri de Lucky 13 ve bölümler arasında gerçek bir oyuncu ile oluşturan tek bölüm. Pilot Colby rolünde Orange Is the New Black’s dizisinden tanıdığımız Samira Wiley var. Hikaye oldukça klişe bir konu olan bir araç ile onu kullanan kişi arasında ki bağa dayanıyor. 13 adı verilen bir uçak çaylak pilot Colby’e verilir. Bütün donanma tarafından şansız olarak bilinen bu uçak ile Colby apayrı bir bağ kurar ve şansız olan uçak artık Lucky 13 olarak anılır. Final Fantasy: The Spirits Within esintileri bulunan bölüm gerilimi oldukça iyi kullanan bir anlatıma sahip, es geçilmemesi gereken bir bölüm.

“Sonnie’s Edge”

Netflix, dizinin bölümlerini 4 farklı şekilde rastgele -izleyici geçmişine göre- izleyicinin önüne geldiği açıkladı ama bütün çeşitlemeler Sonnie’s Egde ile başlıyor. Açıkçası bunun sebebi belli oluyor. Bütün bölümler üzerinde etkili olan realist animasyonun yanı sıra her bölümde işlenen cinsiyetçilik ve şiddeti ilk bölümden bütün dozları ile veriyor. Oldukça başarılı bir dövüş sahnesinin yanında, epik bir son ile bitiyor.

“Zima Blue”

Zima Blue, bir çok kişi tarafından dizinin en iyi ve en sağlam bölümü olarak adlandırıldı ki bunu da tam olarak da hak ediyor. Diğer bölümlerin aksine derin bir felsefi ve sanatsal bakış açısı ile yaklaşıyor olaya. Zima adında bir sanatçının sanatının zirvesine varması ve müthiş bir geri dönüşü ile sanatını bitirmesini konu alıyor. Konusuna layık olarak Picasso tablosundan fırlamış gibi duran Hiper-Stilize bir animasyon tekniği çekilen bölüm, öze ve basitliğe övgü ile bitiyor. Kusursuz bir varlıktan sıradan bir makineye dönüşü ve başlangıca dönüşü temsil ediyor.

Bunların dışında Love, Death & Robots bazıları doruklarda dolaşan bölümleri yanında sönük kalan bölümleri de mevcut ama yine de izlenmeye değer bir animasyon seçkisi sunuyor. Buradan anlatılanlar dışında “Helping Hand”, “Suits” gibi adından söz edilmesi gereken bölümleri de gözden kaçırmamak lazım. Şimdilik 2. sezon için bir durum belli değil ama bu ilgiden sonra 2. sezonu da beklemek hayal kırıklığı olmaz sanırım.

Black Mirror:Bandersnatch’ın Dedikleri

Genel

Black Mirror: Bandersnatch film izleme alışkanlıklarımızı değiştirebilir? Yoksa bu hoş bir deneyim mi?


*Yazı acımasızca spoiler içerir.

Charlie Brooker ve Annabel Jones’un 2011 yılında ortaya çıkardıkları Black Mirror, kabul görmüş bütün televizyon serilerinden farklı idi.Sezonları bir kaç bölümden oluşan, bölümler arasında ilişki/devamlılık olmayan, hatta süreleri bile birbirine farklı, ana temada teknoloji ve onun insanlara getirdiği değişimi konu olan bir seri. İngiltere’den çıkan yapım bir süre sonra Netflix çatısı altına girdi. Şu ana kadar 4 sezonu yayınlanan dizinin, çok beklenen seriden ayrı bir filmi Netflix üzerinden yayınlandı.

İnteraktif bir film yapma filmi ikiliye ilk olarak 2017 yılında geliyor. Önceleri ikili olaya çok sıcak bakmasa da sonra olabileceğini kafaya koyarak proje hayata geçiyor. Eğer böyle bir şey yapılacaksa bunun da Black Mirror’dan çıkması herhalde şaşırtıcı olmazdı. İnteraktif, film/diziler daha önce yine Netflix’de yapıldığı gibi yıllar önce kitaplarda ve yakın zamanımızda da oyunlarda sıkça yapılan bir olaydı. Bunları tüketen kişiler ürünün direk içerisine sokularak hikayeye şekil veriyorlar. Ana karakterin yapacağı seçime tüketen karar veriyor. Yani olmayan bir şeyi ve/veya denenmemiş bir olaya tanık olmuyoruz.

Bunların ötesinde Black Mirror: Bandersnatch interaktif olmayı bütün filme çok iyi şekilde yediriyor. İnteraktif bir kitaptan yine interaktif bir oyun yazmaya çalışan 19 yaşında ki Stefan’ın hikayesine tanık oluyoruz. Stefan bir süre sonra kendisini bir yönlendirme içinde buluyor. Şimdi burada bütün sonuçları tek tek yazmak mamasız, ama bir kaç sonuç hakkında iki kelam edecek olursak.


Bütün hayatımızda o ve/veya bu şekilde seçimlerde buluyoruz. Bir restoranda yemek yemek için oturduğumuz zaman önümüze bir menü geliyor ve seçim yapıyoruz. Bu gibi seçimler hayatımızın ilerisi için değişime konu olmuyor belki ama seçim hakkımızı kullanıyoruz. Filmin ilk başında ki Stefan’nın mısır gevreği seçimi öyküye bir katkısı olmadığı gibi. Keza otobüs de ki müzik seçimi gibi. Bu seçimler Stefan için bir yol çizmiyor ama senaristler bunları bir şekilde tekrar karşımıza çıkarıyor. Seçtiğimiz mısır gevreğin daha sonra Stefan’ın televizyonda reklamı görmesi gibi veya oyun şirketinin popüler oyun tasarımcısı Colin’ın Stefan’a hangi müziği dinlersin dediğinde otobüs de seçtiğimiz grubu söylemesi gibi. Filmdeki ilk ciddi seçimde Stefan yazdığı oyun için iş teklifi alıyor. Doğal olarak izleyicinin burada iş teklifi kabul etmesi beklenir. Kabul ettiğimiz an oyun piyasaya çıkıyor ve bir TV eleştiri programında 5/0 alıyor. Burada Stefan babasının oyuna 0 veren adama hitaben söylediği “o çocuk hiçbir şeyden anlamıyor” lafı buradan direk Stefan’ı yönlendiren seyirciye geliyor ve tekrar denemek için iş kabul anına geri geliyoruz. Burada ilk tercihi reddet olarak kullanan kaç kişi vardır, yüzdesi nedir bilmiyoruz. Netflix bu yönde bir açıklama olsa tadından yenmez.

Bandersnatch, iş teklifine hayır derseniz. Stefan 3 ay boyunca evden çıkmadan oyun yazmaya başlıyor. Artık sinirleri bozuluyor ve babası odasına gelerek hakkında endişe duyduğunu söylüyor. Burada tercihiniz babasına bağırmak ise devam ediyorsunuz. Eğer bilgisayara çay dökerseniz oyun bitmiyor ve bir senaryonun daha sonuna geliyorsunuz. Burada oyun yapmak veya tamamlamak sizinde asıl başarınız oluyor. Bir yerden sonra Stafen biziz. Buradan en temel ilerleme oyunu tamamlamak ve bunda başarılı olmak. Buradan babanıza bağırdığınız da babanız sizi dışarı çıkarıyor. Dr. Haynes ofisinin önüne geldiğiniz zaman ya Dr. Haynes’i göreceksiniz veya o an yoldan geçen Colin’e takılacaksınız. Dr. Haynes’i görürseniz, görüşme sırasında Stefan’ın annesinin ölümünden babasını sorumlu tutuğunu görüyoruz. Çünkü babası Stefan’ın en sevdiği tavşanını saklamış ve bunu ararken annesini geçirdiği için diğer trene binmesine yol açmış ve annesi tren kazasında hayatını kayıp etmiş. Burada Haynes’in çocuk olduğu ve kendini suçlu bulmamasını öğütlüyor. Bu filmin bize verdiği çocukken verdiğimiz kararlardan sorumlu değiliz. Buradan geçersiz bir determinizm söz konusun. Zaten bize tek bir seçim sunuluyor o da “hayır”. Colin’in peşine takıldığınız ise Colin’in evine gidip, Colin bize yardım etmesini bekliyorsunuz. Ve sizi bir uyuşturucu sunuyor. Bir şekilde bunu kabul ediyorsunuz. Colin karakteri filmin bir tür truva atı. Çok popüler ve iyi bir oyun yazarı. Stefan yaşadığı bütün sıkıntıların ve çıkmazın o farkında. Balkonda ki intihar anında da, ilk tanışma anınında ve Stafen evinde ölüm anı ile Colin bütün yaşananlara tek anlam veren olduğu anlıyoruz. Bir şekilde seyirci ile kafasını bulan aslında seçim ile sen bir şeyi değiştirmiyorsun, onan olacağına varıyor edasında. Buradan en dikkatli takip edilecek karakter Colin şüphesiz.

En nihayetinden en iyi sonuç Stefan’ın oyunu bitirmesi, oyunun 5/5 alması ama Stefan’ın babasını öldürmekten hapise düşmesi. Buradan asıl öykü olan Bandersnatch adlı kitabı yazan Jerome F. Davies sonu ile aynı oluyor. Jerome kitabı bitirdikten sonra karısını öldürüyor. Jerome ile Stefan hayat döngüsü koşutluk gösteriyor. Filmim sonunda da ise oyunu tekrar piyasa çıkarmak için Colin’in kızını görüyoruz.Bir lanetden söz ediyor ve bunu abartı buluyor. Sonra bir tercih daha çıkıyor ve her türlü bilgisayarı bozuyoruz ve hikaye sonlanıyor. Film daha sonra yaptığınız seçimlere dönerek diğer sonuçlarında görme şansınız oluyor. Böyle film aslında döngünün/öykünün devam ettiği söylüyor. Farklı bir deneyim için görmek şart ama bunun bir şeylerin kapısı açması hep de olası değil. Çünkü burada bütün senaryoya yedirilmiş sağlam bir iş var. İnteraktif bişi devamlılığı çok olası bir iş olarak durmuyor, gerisini zamanla göreceğiz.