The Dead Don’t Die:Neden Zombi

Film

Bu yıl Cannes Film Festivalinde gösterildiğinde hem seyircide hem de eleştirmenlerde acı bir tat bırakan The Dead Don’t Die , başı sonu çok belli olmayan bir Jim Jarmusch film.

Artık zombi filmi izlemeye ne kadar istekliyiz. 1968’de George Romero’nun Night of the Living Dead ile başlayan zombi miti, o yıldan bu zamana kadar önemli bir popüler kültür unsuru oldu. Bir çok farklı formda gördük zombileri, artık ne kadar faklı görebiliriz ki sorusu aklınızı kurcalarken, melodramın kabul görmüş usta yönetmeni Jim Jarmusch bir zombi filmi çekeceğini duyduk.

Jim Jarmusch adına buna şaşırdığımızı sanmıyorum. Son yıllarda kendisinin bu türlere ilgi duyduğunu biliyorduk. Only Lovers Left Alive ile vampir işine el atan Jarmusch, bu sefer de zombi aleminin kanlı dünyasına giriş yapıyor. Son dönemde filmografisine eklediği filmlerle eski günlerine rahmet okutan yönetmenin buradan nasıl çıkacağı da ayrı merak konusu.

Bu yıl Cannes’da ilk kez gösterilen film, seyirciyi ve eleştirmenlerde derin bir burukluk bıraktı. Jim Jarmusch son yıllarda geniş kadrolar ile çalışmayı seviyor. The Dead Don’t Die’de oldukça geniş ve tanıdık bir oyuncu kadrosu var. Centerville adında bir kasabada akşam güneşinin geç batmasına, evcil hayvanların kayıp olmasına şahit oluruz. Sonra bunun sebebinin dünyanın kutuplarda yeraltı kaynakları araması olduğunu öğreniyoruz. Ve bir gece iki zombi ile başlayan dehşet giderek bütün şehri esir alıyor.

Bu kısa giriş bile size tanıdık gelebilir. Keza film bu tanıdık kokudan ve dokudan çok uzağa gidemiyor. Filmin, ilk başında şehrin polis memurların ile bir arabada gidiyoruz ve radyoda bir şarkı çalmaya başlıyor. Polis şefi Cliff bu şarkının çok tanıdık olduğu söylüyor ama bir türlü çıkaramıyor. Yardımına koşan polis memuru Ronnie şarkının filmin tema şarkısı olduğu söylüyor. İşte filmin en ayrı durduğu an bu dördüncü duvarı aştığı an oluyor. Buradan sonra çok farklı bir şey bekletiniz olabilir ama her şey orada o polis arabasının içinde kalıyor.

Filmde bir çok ünlü ismin olduğu söylemiştik. Tom Waits’i ormanda yaşamın sürdüren bir meczup, Steve Buscemi’yi kafasında “Amerika’yı beyaz yapalım” sloganı bulunan bir şapka takan çiftçi, Iggy Pop’u kahve manyağı bir zombi, Selena Gomez’i Cleveland’dan geldiğine inandığımız bir hippiyi canlandırırken görüyoruz. Only Lovers Left Alive’de Jarmusch ile çalışan Tilda Swinton’u İskoç, samuray kılıçlara ilgi duyan bir cenazeci olarak karşımızda. Bu kadar oyuncu içinde belki en torpil geçilen isim. Filmin mizahı içinde en kararlı karakter durumunda. Filmin asıl mizah ise Adam Driver’ın oynadığı Ronnie’den çıkıyor.

Film için söylenen olumlu tenkitlerin önemli kısmı zombilerin normal hayatlarında ne önemli ise burada onları tekrarlaması. Bir şekilde ortalık da kahve, Wİ-Fi, Oyuncak diye dolaşan zombiler görüyoruz. Hatta yediği bağırsakları bırakıp kahveye hayır diyemiyorlar. Ama bu tüketim alışkanlıkları ne de zombi mizahı filmlerde ilk kez yapılmıyor. Zombieland’de şakası, Dawn of the Dead’de ise tüketim toplumu eleştirisi yapılmıştı.

Jim Jarmusch, çok da akmayan ve bir yere çıkmayan hikayeyi sona bağlamak konusunda da epey zorlandığı açık. Jarmusch, hatırına katlanmak isteyenlere belki ama onun dışında neden izledim diye kendinize sormanız muhtemel.

Black Mirror 5: Tekrara Düşmek

Dizi

İlk sezondan bu yana 8 yıl geçti. Dizinin ilk sezonları ile bugün ki sezonları arasında en büyük fark artık seyircinin teknolojinin tehlikeleri konusunda farkındalığının artması. Bu süre içerisinde bir çok teknoloji skandalı/vakası yaşadık. Teknolojik distopya sunan Black Mirror bu sefer çok fazla kendini tekrara meyil ediyor.

2011‘de İngiltere’den gelip hayatımıza giren distopik bilim kurgu antolojisi Black Mirror’un 5. sezonu Netflix arşivine eklendi. 8 yıl içerisinde bize unutulmaz deneyimler yaşattı. Bu sezonlara Bandersnatch gibi seyirciye interaktif deneyim yaşatan bir filmde eklediler. İngiltere’de başlayan bu fenomenin Amerika’ya taşınması kaçınılmazdı. İngiliz Kanal 4’de yayınlanan ilk 2 sezon sonrası 3 sezondan itibaren Netflix’e geçti. Sonuçta yaratıcılar Charlie Brooker ve Annabel Jones çok daha büyük imkanlara -daha ünlü isimlerle- çalışma imkanı buldular. Bu durum en azından beni üzen bir haberdi. Sanırım bu konuda tek değilim..

Netflix’e geçmesi ile iki sezon ve 12 bölüm yayılandı. Bütün antoloji içerisinde San Junipero ve USS Callister gibi çok başarılı bölümlerde bu sırada üretildi. Kötü sayılabilecek bir çok bölümde malumunuz. İlk sezondan bu yana 8 yıl geçti. Dizinin ilk sezonları ile bugün ki sezonları arasında en büyük fark artık seyircinin teknolojinin tehlikeler konusunda farkındalığının artması. Bu süre içerisinde bir çok teknoloji skandalı/vakası yaşadık. İlk bölümlerde işleyen sosyal medya hesaplaşmaları şu anda yaşıyoruz. Mesela, 3. sezonun Nosedive bölümümde işleyen konuya benzer bir uygulamayı Çin’in uyguladığı yakın zamanda okuduk. 

Black Mirror’un son sezonu üç bölümden ulaşıyor. Fizikleşen oyun avatarlarından oluşan “Striking Vipers”, günümüzde geçen Twitter güzellemesi “Smithereens” ve bir pop yıldızın sömürülmesini anlatan “Rachel, Jack and Ashley Too” adlı bölümlerden oluşuyor.

Mortal Kombat benzeri bir video dövüş oyunu oynamayı çok seven üniversiteden iki oda arkadaşı, yıllar sonra oyunun VR içerikli bir versiyonunu edinirler. Evli ve çocuklu banliyö yaşamı süren Dany, yıllar içinde oyun oynama güdülerine yenik düşer ve Karl’ı teklifini kabul edip oyuna girer. Oyun gerçekliği USS Callister’de işlendiği gibi ele alınmış. Oyunda seçilen avatarlar ile birlikte oyuncular bir bedene bürünüyor. Bir kadın bir erkek avatar seçerek oyuna başlarlar. Oyunda bir süre sonra avatarlar arası cinselliğe- Brokeback Mountain tarzı birbirini keşfederek seven-yaşamaya başlar. Hem Karl hemde Dany artık oyunda yaşadıkları deneyim dışında başka bir şey düşünmezler. Zamanla Dany, eşinden uzaklaşmaya başlar ve olayları kontrol altına almaya çalışır.

Hikayenin bundan sonra bu deneyimin üzerine gitmesi umuyoruz ama, işler çok da ilerlemiyor. Bir yere kadar sürekli oyun deneyimi gösteriliyor bize, ayırca bölümün 1 saat gibi gereksiz de uzun bir süresi var. Konusu nostaljik durduğu gibi, cinsellik hakkında da ortaya bir şey atmıyor. Bütün bölümler gibi iyi bir oyunculuk var, özellikle -Falcon diye bilinir- Anthony Mackie Dany rolünde başarılı iş çıkarıyor.

“Smithereens” adlı bölüm ise bir tür twitter güzellemesi. Uber benzeri bir taksi işinde olan Chris, sosyal medya şirketinde stajyer olarak çalışan Jaden’i kaçırır. Amacı şirketinin sahibi olan Billy Bauer’e ulaşmaktır. Kaçırdığı kişinin şirket de önemli birisi olarak düşünmesi, adamın stajyer çıkması işleri karıştırır ve bir rehine olayına döner. Bölümü bütün Black Mirror bölümden ayıran özelliği 2018 de geçmesi. Gelecek için işler üreten dizi bu sefer günümüzün sosyal medya hastalığı olan “bağımlılık” durumunu ele alınıyor. Bölümde sosyal medya şirketinin polisi yönlendirmesi, polisten daha fazla gibi sahibi olmaları gibi başarılı konuları olsa da, hikayenin sonunun çok tahmin ediliyor olması ve sonunda da bu bağımlılığa bir sebep bulamaması bölüm için eksi değerler. Bir de bütün kadın karakterlerin bölüm boyunca kötü kararlar vermesi ve sosyal medya kurucusunun komik savunması da ayrı sorunlar. 

“Rachel, Jack and Ashley Too” adı taşınan bölümde, teyzesi tarafından sömürülen genç bir popçunun hikayesi ile hayranı genç bir kızın hikayesini izliyoruz. Pop star Ashley O rolünde Miley Cyrus’u izliyoruz. Ashley O, piyasaya Alexa benzeri robotumsu bir ürün sürüyorlar ve genç hayranı Rachel ile bu ürün arasında bir ilişki oluşuyor. Bölümde star yalnızlığı, hologram pop yıldızları ve ünlü aldatmacılığı üzerine ilerliyor. Bütün antoloji içinde en sıradan bölüm olduğu söylenebilir. Sonunda bir heyecan verse de orada bırakıyor her şeyi. Bölüm için en akılda kalan Miley Cyrus’un Nine Inch Nails’ın Head Like a Hole yorumu.

Black Mirror, çıktığı yolda ortaya çok başarılı izler sürdü ve aklımızı aldı. Lakin son sezonu ile o kadar derin izler bırakmadığı açık. Artık teknolojiye mi alışıyoruz, çok mu doyduk, Charlie Brooker mı yoruldu bilmiyoruz ama bunu verdikleri o kadar şeyin nazarı diye kabul ediyoruz. Bence Black Mirror’un hala söyleyecek bir şeyleri var.

Chernobyl: Kara Propaganda Ürünü Mü?

Dizi

Dizinin artından bir tartışma aldı yürüdü. Bu sefer tartışma konusu diziden çok Çernobil’in konumu ve neler hissettirdiği üzerineydi. Bunu tartışmak normal, lakin dizi üzerinden tartışmak ne kadar normal..

Chernobyl dizisi bitti lakin tartışması baki kaldı. Artık tartışma dizinin iyi mi kötü mü olduğundan tamamen saptı ve propaganda-kara propaganda eksenine kaydı. Gerçekten bunu -dünya olarak- nasıl becerdik şaşırmamak elde değil. Dizinin anti komünizm propagandası yaptığına dair oldukça zorlama okumalar dolaşıyor etrafta. Bununla ilgili ilk sebep hiç kuşkusuz dizinin “belgesel” katına çıkarılması ve ele aldığı bazı olayların gerçek olmadığı veya çarpıttığı şeklindeydi. Dizinin yaratıcıları belgesel çektiklerini söylemediler. Dizinin senarist Craig Mazin, olabildiğince doğrulara sadık kaldık diyor. Keza diziye yönelik çoğu eleştiri de dizinin olayları doğru anlattığı yönündeydi. 

Burada unutulmaması gereken en mümin konu bunun bir -eserde olsa kurgu- dizi olduğu ve bu tür yapımların seyirciye bir şey anlatma, seyirciye bunu satmak zorunda olduğu gerçeği var. Eşyanın tabiatı gereği Chernobyl bu yollardan geçiyor. Tabi ki yapım Amerikan yapımı ve Sovyetler Birliği zamanına iniyorsa bir kesim tetikte durumu beklemeye başladı. Buradan oldukça zorlama okumalar ortaya çıktı. Burada asıl konu dizi Çernobil felaketini gerçekten sosyalizme yüklüyor mu. Açıkçası bunu direk diziden almak zor, tabi kafanızda bunu kurmak istiyorsanız, çıkarım yapabilirsiniz. Bununla birlikte bu kötü, Çernobil kabulümüz ama Fukuşima’da kapitalizmin sonu olabilir mi. Açıkça birinin acısı/felaketini diğer bir acı/felaket ile karşılaştırma ayrıca komik duruyor.

Sovyet yetkililerin kazanın gerçek boyutunu gizlemeye çalışmaların anlatılması apayrı bir tartışma konusu oldu. Buradan yola çıkan liberal kesim direk sosyalizm karalaması yaparken, sosyalistlerde olayı/tartışmayı WikiLeaks, Panama Papers ile sizlerinde neleri gizlemeye çalıştığını biliyoruz noktasına kadar taşıtı. Açıkçası tartışmanın buralara varması mevzu değil. Sonuçta bu iki cenah çoğu zaman karşı karşıya geliyor. Mevzu olan bunların dizi üzerinden yürütülmesi. “Batı basını” olaya bu kaza sosyalistler yüzünden geldi derken, diğer taraf sizin de neler yaptığınızı biliyoruz şekline büründü. Çernobil yüzünden dünya üzerinde 20 bin kanser vakası varsa, Marlboro yüzünden 1 milyon kişi var gibi noktalara taşındı. 

Diziye dönersek “bu gerçekleri gizleme boyutu”nun çok fazla dramatize edilmediği açık. Sovyetlerin kazadan sonra 2 gün boyunca yayın yapmadığı, halka bilgi verilmediği ve tahliye işleminin de kazadan 38 saat sonra yapıldı bilinen gerçekler. Gorbaçov, 2014 yılında National Geographic belgeselinde “sağlıklı bilginin” bürokrasiyi geçip merkeze ulaşamadığı söylüyor. Dizide, santral müdürü Bryukhanov’un Gorbaçov’a haber verilirken 4–5 kişi daha sayması şeklinde bu merkeze giden bürokrasiyi görüyoruz. Bir diğer gerçek ise Sovyet sanayi endüstrisinin kusursuz işlediğine dair boş öz güven. Bunu da dizi de bir RBMK reaktörü nasıl patlar şeklinde görüyoruz. Uzun lafın kısası dizi bu “gizleme” hadisesini en bilinen biçimde anlatıyor. 

Legasov’un Çernobil’i Hiroşima ile kıyaslamasını da ayrıca konuşuldu. Burası için insan eli ile yapılan Hiroşima sıradan bir olay gibi küçültülüyor bu eleştiler yapıldı. Hiromişa, nükleer canilik açısından en bilineni. Burada Legasov hem çevresinde bulunanlara hem de seyirciye ne ile karşı karşıya olduklarını anlatmaya çalışıyor. Buradan çıkıp da orada şu kadar burada bu kadar insan öldü diyerek yarıştırmak ile yine senin felaketin benimki döver noktasına geliyoruz ki sağlıklı bir şey değil.

Dizinin kara-propaganda olarak öne sürelen çoğu sahnesinde bir “ama” var. Mesela kurgu karakter Ulana Khomyuk’un Belarus parti lideri gidip şehri tahliye etmesini istemesi ve ret cevabı alması. Khomyuk’un “ben bilim insanıyım, sense önceden ayakkabı fabrikasında işçiydin” diyerek hor görmesi ve muhatabının, “Evet şimdi başa geçtim. Dünyadaki tüm işçilerin şerefine!” şeklinde cevap vermesi. Buradan sosyalizm devlet düzeni ve bürokrasi eleştirisi almak mümkün, ama bu durumu her ülkede olacak bir şey gibi almak çok daha yerinde. Keza dizinin bilim-bürokrasi çatışması son bölümde çok daha vurgulanıyor.

Dizinin, devletin ortaya koyduğu reaksiyondan daha çok halkı seyirciyi odaklama gayreti var. Felaketin içerisinde ki insanların hikayeleri, Sovyet halkının seçimleri var. Üç gönüllü balık adamın gerekli olduğu sahnede, önce Legasov gönüllü olacak kişilere terfiler ve para ödülünün verileceğinden söz eder. Kimse buna gönüllü olmaz. Şerbina çıkar ve bunun insanlar için gerekli olduğu söyler ve üç gönüllü bulunur. Bu diziye kadar bilinen algı, Sovyet’lerin evlatlarını göz göre göre ölüme gönderdiği şeklindeydi. Burada ise bir gönül,kahramanlık hissi veriliyor. Keza aynı hissi madencilerin tünel kazdığında veya çatının el ile temizlenmek zorunda kaldığında da alıyorsunuz.

ABD film sisteminin pragmatik doğruları var. Film içinde bir kahramanlık yaratılır ve izleyicinin bunun peşine takılması sağlanır. Burada Craig Mazin, olayları doğru anlatmak desturu ile bir kişiyi öne çıkarmıyor. Herkes bu felaket için fedakarlık yaptığını anlatıyor. Olay Şerbina, Legasov ve Khomyuk’a daha çok yer verse de bir çok yan hikaye ile diğer kahramanlara da saygı duyuyor. 

Tabi ki bütün anlatılanlar bire bir ilerlemiyor. Mutlaka ki asıl olanın yönünün değiştiği yerler veya farklı tutumlarda oluyor. Bunları bütüne yaydığınız da büyük bir yön değişikliği görmüyorsunuz.

Bu karşı örnekler ve bunlara verilecek cevaplar çoğaltılabilir. Diziye bu şekilde okuma getiren çoğu kişi “hayal kırıklığı” yaşadığını da kabul ediyor ve dizinin kara propagandadan yeteri kadar arındığı da kabul ediyor. Burada asıl sorun dizi bütün sorunu sosyalist Sovyetler Birliğine yükleyip yüklemediği ve bu vaka sosyalist bir ülkede değil de kapitalist bir ülke de olsa bu kadar konuşulup konuşulmayacağı. Tabi ki burada öne sürelen ilk felaket Hindistan’da meydana ABD bir şirketin sebep olduğu Bhopal felaketi. Ve yine bir senin felaketin benimki döver durumu. Bhopal’ın bu kadar konuşulmaması -ki yeteri kadar konuşuluyor- yerel bir felaket olması, Çernobil’in ise çok daha fazla ülkeyi ilgilendirmesi ve yıllarca tartışılan nükleer enerji üzerine olması olabilir. Tabi ki Çernobil’in Sovyetler’de olmasının payı vardır. Ama felaketlere sadece -izmler üzerinden bakmak çok da sağlıklı olmasa gerek. 

Ez cümle, dizi belli dinamikleri bir şekilde tetikledi ama bunu gerçekten istedi mi orası malum. En azından benim beş saatlik seyir deneyiminde bunları almadım. Belki en doğrusu budur, izlemek ve keyif almak.

Chernobyl:Kalıcı Korku

Dizi

HBO’nun beş bölümlük mini dizisi Chernobly’de 33 yıl önce yaşanan felakete geri dönüyoruz ve felaketinin acısını yaşıyoruz. Yalanlarla ve kötüye kullanılan otorite ile taşınıyor, acı ve dramla baş başa kalıyoruz.

Lyudmilla Ignatenko, sıcak bir Pripyat akşamında su içmek için mutfağa girdiği sırada, pencereden büyük bir toz bulutu göründü. Lyudmilla’nın yüzü tezgaha dönüktü ve bunu fark bile etmemişti. Saniyeler için bir sarsıntı yaşandı. O kısacık “an”ın bütün yaşamını değiştirdiğinden habersizdi. Sadece onun değil bir şehrin bir ülkenin hatta bütün kıtanın kaderi o an tekrar yazılıyordu. Lyudmilla’nın kocası Vasily şehrin itfaiyesinde görevliydi ve vardiyada olmamasına rağmen göreve çağrılmıştı. Ona söylenen nükleer santralın çatısının yandığı şeklindeydi. Lyudmilla, kocasını son kez uğurlarmış gibi uğurladı. 

26 Nisan 1986’de Ukrayna’nın Pripyat kentinde bulunan Çernobil Nükleer Santralında bir deney yapılacaktı. Bu işlem daha önce 3 kere yapılmış ve başarılı olmamıştı. Deneyin amacı santralın bütün enerjisi kesildikten sonra jeneratörler devreye girene kadar santralın çalışmaya devam edip etmeyeceği test etmekti. İşler istendiği gibi gitmedi ve çağımızın en büyük nükleer felaketi yaşandı. Bu durum sadece zamanın Sovyetler Birliği’ni değil bir çok ülkeyi de etkiledi. Bunlardan biri de bizdik. Bu olay Türkiye’de hiç kabullenilmedi. Radyasyon olduğu kabul etmek dinsizlikle suçlandı. Radyasyonlu çaylar içildi, ihraç edilemeyen fındıklar okullarda çocuklara dağıtıldı. Uzun bir süredir de nükleer enerji ülkemizde konuşulan -maalesef yeteri kadar tartışılmayan- bir konu. Chernobyl, yaşananları duyan veya hiç haberi olmayanlar için alarm görevi görüyor. 

Her şey güçlü bir patlama ile başlıyor. Öncelikle olanları kimse anlamıyor veya anlamak istemiyor. Deneyin başında bulunan nükleer santral baş mühendis yardımcısı Anatoly Dyatlov, olayı basit bir buhar tankı patlaması olarak sınıflandırıyor. Sonra olaya nükleer santral müdürü Bryukhanov ile santral baş mühendisi Fomin’de dahil oluyor. Pripyat’da kurulan yerel bir komisyon olayın büyütülmemesi ve burada kapatılması taraftarı. Sadece bir kişi durumdan rahatsız lakin onuda pek dinleyen yok. Daha sonra kaza Moskova’ya raporlanıyor. Ortada sönmeyen bir yangın var. Merkez hükumet bir komisyon kurulmasını emir ediyor ve olaya bilir kişi olarak Kurchatov Atom Enerjisi Enstitüsü genel müdür yardımcısı Valery Legasov dahil oluyor. Komisyonun başında ise bakanlar kurulu başkan yardımcısı Boris Shcherbina var.

Boris Shcherbina, inatçı, otoriter bir bürokrat. Pripyat’da varana kadar olayın vahametin farkında değil. Zaten nükleer santraller hakkında hiçbir bilgiye de hakim değil. Bütün bildiklerini yolda kısa şekilde Legasov’dan öğreniyor. Artık görünmeyen bir düşmana karşı amansız bir savaş başlıyor. 

Dizinin yaratıcısı ve senaristi Craig Mazin’in geçmişinde Hangover 2 ve 3 ile Scary Movie 3 ve 4 gibi filmlerin senaristliği var. Yedi yıla yakındır senaryo yazımı üzerine bir podcast çekiyor. Chernobyl boyunca yer bölümün artında podcast yaparak dizi üzerine konuştu. Craig Mazin, bu projenin yazma sürecinin çok eziyetli olduğunu söylüyor. Devlet raporlarına, bilimsel dergilere, fotoğraflara, ses kasetlerine kadar pek çok farklı türde kaynağa yayıldığı anlatıyor. Mazin, dizide hiçbir ayrıntıyı atlamamak ve yanlış bilgi vermemek için doğrulara sadık kaldık diyor. HBO projeyi 6 bölüm olarak kabul etmiş. Craig Mazin, 6 bölümün fazla olacağı düşünerek 5 bölümde karar kılınmış.

Dizinin yönetmeni Johan Renck, daha çok TV işleri ve klip yönetmeliği ile tanınan bir isim. Johan Renck, senaryo önüne geldiğinde çok heyecanlandığını söylüyor ve İsveç’li olarak Çernobil ile yaşadığı anıların canlandığını, aslında hakkında hiçbir şey bilmediğinin farkına vardığını söylüyor. Dizinin bütün bölümlerini aynı anda çekmiş. Johan Renck, işi bir dizi olarak değil beş saatlik bir film olarak ele aldığını söylüyor.

Craig Mazin, Çernobil’i biliyorduk ama neden olduğunu hiç bilmiyorduk diyor. İşte bu sorudan yola çıkarak yaratım süreci başlamış. Mazin, diziyi felaket dizisi değil bir dram olarak sınıflandırıyor. Bu yüzden de Chernobyl, kaza sonrası yaşanan drama odaklanıyor. Halkın, bilim insanlarının, bürokratların yaşadığı drama odaklanmış durumda. Dizide bir karakter hariç hepsi gerçekte yaşamış kişiler. Emily Watson’un canlandırdığı fizikçi Ulana Khomyuk ise kurgu bir karekter. Ulana Khomyuk, diziye olayda görevli olan bütün bilim insanlarını temsilen yerleştirilmiş. Craig Mazin bu kişinin kadın olmasına da, Sovyetler’de bir çok kadın bilim insanı ve tıp insanı vardı. Hatta bu dönemlerde kadın doktor sayısı batının çok önündeydi. Bunları temsilen Ulana Khomyuk karakteri hikayeye yerleştirilmiş.

Priyat’da yaşayan insanları temsilen de hikayeye Lyudmilla Ignatenko’nun hikayesi eklenmiş. Kazanın sonrasından başına geleceklerden habersiz ölüme gönderilen yüzlerce itfaiye erini temsilen Vasily Ignatenko’nun eşi Lyudmilla’nın Priyat’dan Moskova’ya oradan Kiev’e uzanan yolculuğuna tanık oluyoruz. Craig Mazin bu hikayeyi ise Nobel edebiyat ödülü sahibi Belarus’lu yazar Svetlana Aleksiyeviç’in Çernobil Duası adlı kitabında da anlattığı bir anıya dayanıyor. Hatta bu anıyı Svetlana Aleksiyeviç Nobel ödülü aldığı sırada konuşmasına da eklemişti. Bu anı diziye çok güçlü ve keski bir anlam yüklüyor. İnsanlarının yaşadığı dramı, acıyı bütün gerçekliği ile bize işletiyor.

Peki Chernobly’i bu kadar güçlü yapan unsur nedir. Bunun en başında Johan Renck ve Craig Mazin’in yarattığı güçlü atmosfer var. Seksenlerin sonuna gelen yavaşlamış bir Sovyetler Birliği. Bunun bütün karamsarlığı ilk andan itibaren bize çok iyi geçiriyor. Görünmeyen bir düşmana karşı başlayan savaşta, nükleer santral bir canavar, doğaüstü güç olarak resmen canlı kılınıyor. Santralın çekirdeğine çok yaklaşan bir helikopterin aniden düşmesi, çatıyı temizlemek için görevli askerlerin yaşadığı gerilim gibi bir çok sahnede bu gücü hissediyoruz.

Diziyi yukarı taşıyan bir diğer unsurda çok güçlü oyunculuklar. Başta Stellan Skarsgård -üzücüdür ki çoğu kişi Erik Selvig olarak biliyor- olmak üzere Jared Harris, Paul Ritter çok iyi işler çıkarıyor. Stellan Skarsgård’ın canlandırdığı Boris Shcherbina başlarda sert, otoriter bir karakter olarak tanıyoruz. Kendisine Legasov tarafından 5 yıl içinde öleceği söylendiğinde karakterinde büyük bir değişim yaşanıyor. Skarsgård bu değişimin üstesinden başarı ile geliyor.

Chernobyl, Sovyetleri küçük düşürdüğü gibi tenkitlerde alsa da, olaya oldukça tarafsız durmaya çalışıyor ve bunu da başarıyor. Hatta Sovyet bürokrasisinin gücünü olayın çoğu anında yaşıyoruz. Olaylar bu şekilde ilerlemese belki felaket çok daha vahim bir sonuç doğuracakmış hissini alıyorsunuz. Bu tutumda diziye güçlü ve unutulmaz kılan başka bir unsur. Eğer hala izlemediyseniz, izlemeden önce internetde çernobil felaketi hakkında bir araştırma yapmanız güzel olabilir.Ezcümle Chernobyl bu yılın en başarılı işi, belki yılı bu şekilde bitirecek. Şimdilik, televizyonun sinemadan çok daha başarılı işlere imza atması da başka bir yazının konusu olsun.

Border: Soğuk Sınırlar

Film

Kabullenmesek de kendi içimizde sınırlar var. Bu sınırları bazen kendimiz, bazende toplum bize bunu koyar. Peki bu ne kadar doğru. Biz kimiz ve bu sınırları kim koydu. Kuzeyden gelen Border bunun cevabını verebilir mi?

Border, adı gibi sınırda bir film. Filmi gören bir çok kişi gördüğü şeyi en kötü film olarak sınıflandırabilir. Benim gibi bir kısım için ise sinemada gördüğü en garip filmlerden biri olarak adlandırabilir. Let the Old Dreams Die’in (Gir Kanıma) de yazarı olan John Ajvide Lindqvist’in kısa öyküsünden Isabella Eklöf ve yönetmen Ali Abbasi tarafından senaryolaştırılmış. Ali Abbasi, İran doğumlu bir İsveç’li. Çocukluğu ve gençlik yılları Tahran’da geçmiş. Okumak için geldiği İsveç’e göç etmiş, şimdilerde ise Danimarka’da yaşıyor. Ali Abbasi, Border ile uyumadan çocuklara anlatılan bir İskandinav masalı işliyor. 

Tina, İsveç’de küçük bir sahil kasabasının limanında gümrük güvenliğinde çalışıyor. Uzun bir koridordan geçen yolcuları ayakta durarak izliyor ve koku alma gücü sayesinde, insanlarda ki öfke, korku, utangaçlık gibi duyguların kokularını alıyor. Yakaladığı suçlular avuntu niteliğinde ama bir gün çocuk pornosu taşıyan iyi giyimli bir adamı yakalıyor ve yetkiler tarafından bu işin içine sokuluyor. 

Tina, insanlardan uzak, ormanda küçük bir evde yaşamayı tercih ediyor. Roland adında köpek dövüşlerine katılan bir adam ile aynı evi paylaşıyor. Aslında Roland’dan hoşnut değil ama babasına dediği gibi insanların çevresinde bulunmasını da istiyor. Tina için her şey rutin bir iş gününde fiziksel olarak kendine benzeyen Vore’nın gelmesi ile değişiyor. Tina, belki istemeden kendini Vore’ya doğru itiyor. Tina bu arada çocuk pornosu soruşturmasında yetkililere yardım ediyor ve filmde yan öykü olarak ilerliyor. 

Buraya kadar olanlar bir film için çok klişe olabilir. Filmin asıl marifet Tina ve Vore’nin fiziksel durumları. Neandertal bir görünüşe sahipler. Tina’nin hayvanlarla ilişkisi, ayakları çıplak ormanda dolaşması doğa ile arasında bastırılmış bir duygu içerisinde. Bir tarafta modern insan yaşamı bir tarafta ise doğa. Şimdi tam bu arafta Tina. Kendini modern insan tarafında görüyor ve/veya görmek istiyor. Vore ise kendini insan gibi görmüyor hatta insanı düşman olarak görüyor ve intikam almak istiyor. Tina’nin bastırdığı bütün duyguların dışa vurumunu Vore’de görmek mümkün. 

Ali Abbasi, dışarıdan bakılınca hissedilecek bu ayrımı anlatırken, ne Tina’nin ne de Vore’nin toplum içinde dışlanmasına veya alay konusu olmasına bizi tanık etmiyor. Belki kendi deneyimlerinden de yola çıkarak kuzey Avrupa’nın bastırılmış ayrımcı hislerinin direk göremiyoruz. Gümrük görevi sırasında bir adamın Tina’nın arkasından “çirkin oruspu” demesi gibi yüze karşı bir alay yok ama içten oluşan bir sınır var. Şimdi Vore, bu sınırın farkında ve insan olmadığı ve insanların dost olmadığı konusunda da kararlı. Kurtçuk yiyen Vore, bunu Tina’ya da teklif edince Tina’nın tepkisi bunun iğrenç olduğu, iğrenç olma sebebi olarak da herkesinin bunu böyle söylediği. Tina’nın verdiği cevaptan neden duygularını bastırdığı ve neler hissettiği anlıyoruz. Modern insanın beklentilerine cevap verme dürtüsü ağır basıyor. Vore, yavaş yavaş Tina’nın alt benliğin ortaya çıkmasını sağlıyor. Tine ve Vore’nin afinite durumu ayrık sevişme sahnesi ile acayip bir duruma ulaşıyor.

Film, Tina ve Vore’nin yakınlaşması sonrası bambaşka bir yere evriliyor. Fantastik bir mecradan polisiye kayıyor. Seyirci olarak normalde Tina ve Vore ilişkisinde ilerleme beklerken, film bizi dışa itiyor ve şaşırtıyor. Bu durum film için avantaj yerine aleyhine dönüyor ve sonlara doğru sıradan bir hal alıyor. Yinede filmin bütününe kapanmaz bir yara açmıyor.

Yüklü bir makyaj altında Eva Melander, Tina olarak film boyunca çok büyük bir iş çıkarıyor ve filmin en büyük keşfi durumunda. Fin aktör Eero Milonoff’da Vore olarak aynı derecede Eva Melander’e ayak uyduruyor. Filmin bu başarılı makyaj çalışması Oscar adaylığı getirdiği de söyleyelim. Border, son yıllarda başarılı ve ayrık işler çıkaran İskandinav sinemasın son göz ağrısı. Buna tanık olmak ve garip bir deneyim yaşamak isteyenler için şans verilmesi gereken bir film.