Black Mirror 5: Tekrara Düşmek

Dizi

İlk sezondan bu yana 8 yıl geçti. Dizinin ilk sezonları ile bugün ki sezonları arasında en büyük fark artık seyircinin teknolojinin tehlikeleri konusunda farkındalığının artması. Bu süre içerisinde bir çok teknoloji skandalı/vakası yaşadık. Teknolojik distopya sunan Black Mirror bu sefer çok fazla kendini tekrara meyil ediyor.

2011‘de İngiltere’den gelip hayatımıza giren distopik bilim kurgu antolojisi Black Mirror’un 5. sezonu Netflix arşivine eklendi. 8 yıl içerisinde bize unutulmaz deneyimler yaşattı. Bu sezonlara Bandersnatch gibi seyirciye interaktif deneyim yaşatan bir filmde eklediler. İngiltere’de başlayan bu fenomenin Amerika’ya taşınması kaçınılmazdı. İngiliz Kanal 4’de yayınlanan ilk 2 sezon sonrası 3 sezondan itibaren Netflix’e geçti. Sonuçta yaratıcılar Charlie Brooker ve Annabel Jones çok daha büyük imkanlara -daha ünlü isimlerle- çalışma imkanı buldular. Bu durum en azından beni üzen bir haberdi. Sanırım bu konuda tek değilim..

Netflix’e geçmesi ile iki sezon ve 12 bölüm yayılandı. Bütün antoloji içerisinde San Junipero ve USS Callister gibi çok başarılı bölümlerde bu sırada üretildi. Kötü sayılabilecek bir çok bölümde malumunuz. İlk sezondan bu yana 8 yıl geçti. Dizinin ilk sezonları ile bugün ki sezonları arasında en büyük fark artık seyircinin teknolojinin tehlikeler konusunda farkındalığının artması. Bu süre içerisinde bir çok teknoloji skandalı/vakası yaşadık. İlk bölümlerde işleyen sosyal medya hesaplaşmaları şu anda yaşıyoruz. Mesela, 3. sezonun Nosedive bölümümde işleyen konuya benzer bir uygulamayı Çin’in uyguladığı yakın zamanda okuduk. 

Black Mirror’un son sezonu üç bölümden ulaşıyor. Fizikleşen oyun avatarlarından oluşan “Striking Vipers”, günümüzde geçen Twitter güzellemesi “Smithereens” ve bir pop yıldızın sömürülmesini anlatan “Rachel, Jack and Ashley Too” adlı bölümlerden oluşuyor.

Mortal Kombat benzeri bir video dövüş oyunu oynamayı çok seven üniversiteden iki oda arkadaşı, yıllar sonra oyunun VR içerikli bir versiyonunu edinirler. Evli ve çocuklu banliyö yaşamı süren Dany, yıllar içinde oyun oynama güdülerine yenik düşer ve Karl’ı teklifini kabul edip oyuna girer. Oyun gerçekliği USS Callister’de işlendiği gibi ele alınmış. Oyunda seçilen avatarlar ile birlikte oyuncular bir bedene bürünüyor. Bir kadın bir erkek avatar seçerek oyuna başlarlar. Oyunda bir süre sonra avatarlar arası cinselliğe- Brokeback Mountain tarzı birbirini keşfederek seven-yaşamaya başlar. Hem Karl hemde Dany artık oyunda yaşadıkları deneyim dışında başka bir şey düşünmezler. Zamanla Dany, eşinden uzaklaşmaya başlar ve olayları kontrol altına almaya çalışır.

Hikayenin bundan sonra bu deneyimin üzerine gitmesi umuyoruz ama, işler çok da ilerlemiyor. Bir yere kadar sürekli oyun deneyimi gösteriliyor bize, ayırca bölümün 1 saat gibi gereksiz de uzun bir süresi var. Konusu nostaljik durduğu gibi, cinsellik hakkında da ortaya bir şey atmıyor. Bütün bölümler gibi iyi bir oyunculuk var, özellikle -Falcon diye bilinir- Anthony Mackie Dany rolünde başarılı iş çıkarıyor.

“Smithereens” adlı bölüm ise bir tür twitter güzellemesi. Uber benzeri bir taksi işinde olan Chris, sosyal medya şirketinde stajyer olarak çalışan Jaden’i kaçırır. Amacı şirketinin sahibi olan Billy Bauer’e ulaşmaktır. Kaçırdığı kişinin şirket de önemli birisi olarak düşünmesi, adamın stajyer çıkması işleri karıştırır ve bir rehine olayına döner. Bölümü bütün Black Mirror bölümden ayıran özelliği 2018 de geçmesi. Gelecek için işler üreten dizi bu sefer günümüzün sosyal medya hastalığı olan “bağımlılık” durumunu ele alınıyor. Bölümde sosyal medya şirketinin polisi yönlendirmesi, polisten daha fazla gibi sahibi olmaları gibi başarılı konuları olsa da, hikayenin sonunun çok tahmin ediliyor olması ve sonunda da bu bağımlılığa bir sebep bulamaması bölüm için eksi değerler. Bir de bütün kadın karakterlerin bölüm boyunca kötü kararlar vermesi ve sosyal medya kurucusunun komik savunması da ayrı sorunlar. 

“Rachel, Jack and Ashley Too” adı taşınan bölümde, teyzesi tarafından sömürülen genç bir popçunun hikayesi ile hayranı genç bir kızın hikayesini izliyoruz. Pop star Ashley O rolünde Miley Cyrus’u izliyoruz. Ashley O, piyasaya Alexa benzeri robotumsu bir ürün sürüyorlar ve genç hayranı Rachel ile bu ürün arasında bir ilişki oluşuyor. Bölümde star yalnızlığı, hologram pop yıldızları ve ünlü aldatmacılığı üzerine ilerliyor. Bütün antoloji içinde en sıradan bölüm olduğu söylenebilir. Sonunda bir heyecan verse de orada bırakıyor her şeyi. Bölüm için en akılda kalan Miley Cyrus’un Nine Inch Nails’ın Head Like a Hole yorumu.

Black Mirror, çıktığı yolda ortaya çok başarılı izler sürdü ve aklımızı aldı. Lakin son sezonu ile o kadar derin izler bırakmadığı açık. Artık teknolojiye mi alışıyoruz, çok mu doyduk, Charlie Brooker mı yoruldu bilmiyoruz ama bunu verdikleri o kadar şeyin nazarı diye kabul ediyoruz. Bence Black Mirror’un hala söyleyecek bir şeyleri var.

Chernobyl: Kara Propaganda Ürünü Mü?

Dizi

Dizinin artından bir tartışma aldı yürüdü. Bu sefer tartışma konusu diziden çok Çernobil’in konumu ve neler hissettirdiği üzerineydi. Bunu tartışmak normal, lakin dizi üzerinden tartışmak ne kadar normal..

Chernobyl dizisi bitti lakin tartışması baki kaldı. Artık tartışma dizinin iyi mi kötü mü olduğundan tamamen saptı ve propaganda-kara propaganda eksenine kaydı. Gerçekten bunu -dünya olarak- nasıl becerdik şaşırmamak elde değil. Dizinin anti komünizm propagandası yaptığına dair oldukça zorlama okumalar dolaşıyor etrafta. Bununla ilgili ilk sebep hiç kuşkusuz dizinin “belgesel” katına çıkarılması ve ele aldığı bazı olayların gerçek olmadığı veya çarpıttığı şeklindeydi. Dizinin yaratıcıları belgesel çektiklerini söylemediler. Dizinin senarist Craig Mazin, olabildiğince doğrulara sadık kaldık diyor. Keza diziye yönelik çoğu eleştiri de dizinin olayları doğru anlattığı yönündeydi. 

Burada unutulmaması gereken en mümin konu bunun bir -eserde olsa kurgu- dizi olduğu ve bu tür yapımların seyirciye bir şey anlatma, seyirciye bunu satmak zorunda olduğu gerçeği var. Eşyanın tabiatı gereği Chernobyl bu yollardan geçiyor. Tabi ki yapım Amerikan yapımı ve Sovyetler Birliği zamanına iniyorsa bir kesim tetikte durumu beklemeye başladı. Buradan oldukça zorlama okumalar ortaya çıktı. Burada asıl konu dizi Çernobil felaketini gerçekten sosyalizme yüklüyor mu. Açıkçası bunu direk diziden almak zor, tabi kafanızda bunu kurmak istiyorsanız, çıkarım yapabilirsiniz. Bununla birlikte bu kötü, Çernobil kabulümüz ama Fukuşima’da kapitalizmin sonu olabilir mi. Açıkça birinin acısı/felaketini diğer bir acı/felaket ile karşılaştırma ayrıca komik duruyor.

Sovyet yetkililerin kazanın gerçek boyutunu gizlemeye çalışmaların anlatılması apayrı bir tartışma konusu oldu. Buradan yola çıkan liberal kesim direk sosyalizm karalaması yaparken, sosyalistlerde olayı/tartışmayı WikiLeaks, Panama Papers ile sizlerinde neleri gizlemeye çalıştığını biliyoruz noktasına kadar taşıtı. Açıkçası tartışmanın buralara varması mevzu değil. Sonuçta bu iki cenah çoğu zaman karşı karşıya geliyor. Mevzu olan bunların dizi üzerinden yürütülmesi. “Batı basını” olaya bu kaza sosyalistler yüzünden geldi derken, diğer taraf sizin de neler yaptığınızı biliyoruz şekline büründü. Çernobil yüzünden dünya üzerinde 20 bin kanser vakası varsa, Marlboro yüzünden 1 milyon kişi var gibi noktalara taşındı. 

Diziye dönersek “bu gerçekleri gizleme boyutu”nun çok fazla dramatize edilmediği açık. Sovyetlerin kazadan sonra 2 gün boyunca yayın yapmadığı, halka bilgi verilmediği ve tahliye işleminin de kazadan 38 saat sonra yapıldı bilinen gerçekler. Gorbaçov, 2014 yılında National Geographic belgeselinde “sağlıklı bilginin” bürokrasiyi geçip merkeze ulaşamadığı söylüyor. Dizide, santral müdürü Bryukhanov’un Gorbaçov’a haber verilirken 4–5 kişi daha sayması şeklinde bu merkeze giden bürokrasiyi görüyoruz. Bir diğer gerçek ise Sovyet sanayi endüstrisinin kusursuz işlediğine dair boş öz güven. Bunu da dizi de bir RBMK reaktörü nasıl patlar şeklinde görüyoruz. Uzun lafın kısası dizi bu “gizleme” hadisesini en bilinen biçimde anlatıyor. 

Legasov’un Çernobil’i Hiroşima ile kıyaslamasını da ayrıca konuşuldu. Burası için insan eli ile yapılan Hiroşima sıradan bir olay gibi küçültülüyor bu eleştiler yapıldı. Hiromişa, nükleer canilik açısından en bilineni. Burada Legasov hem çevresinde bulunanlara hem de seyirciye ne ile karşı karşıya olduklarını anlatmaya çalışıyor. Buradan çıkıp da orada şu kadar burada bu kadar insan öldü diyerek yarıştırmak ile yine senin felaketin benimki döver noktasına geliyoruz ki sağlıklı bir şey değil.

Dizinin kara-propaganda olarak öne sürelen çoğu sahnesinde bir “ama” var. Mesela kurgu karakter Ulana Khomyuk’un Belarus parti lideri gidip şehri tahliye etmesini istemesi ve ret cevabı alması. Khomyuk’un “ben bilim insanıyım, sense önceden ayakkabı fabrikasında işçiydin” diyerek hor görmesi ve muhatabının, “Evet şimdi başa geçtim. Dünyadaki tüm işçilerin şerefine!” şeklinde cevap vermesi. Buradan sosyalizm devlet düzeni ve bürokrasi eleştirisi almak mümkün, ama bu durumu her ülkede olacak bir şey gibi almak çok daha yerinde. Keza dizinin bilim-bürokrasi çatışması son bölümde çok daha vurgulanıyor.

Dizinin, devletin ortaya koyduğu reaksiyondan daha çok halkı seyirciyi odaklama gayreti var. Felaketin içerisinde ki insanların hikayeleri, Sovyet halkının seçimleri var. Üç gönüllü balık adamın gerekli olduğu sahnede, önce Legasov gönüllü olacak kişilere terfiler ve para ödülünün verileceğinden söz eder. Kimse buna gönüllü olmaz. Şerbina çıkar ve bunun insanlar için gerekli olduğu söyler ve üç gönüllü bulunur. Bu diziye kadar bilinen algı, Sovyet’lerin evlatlarını göz göre göre ölüme gönderdiği şeklindeydi. Burada ise bir gönül,kahramanlık hissi veriliyor. Keza aynı hissi madencilerin tünel kazdığında veya çatının el ile temizlenmek zorunda kaldığında da alıyorsunuz.

ABD film sisteminin pragmatik doğruları var. Film içinde bir kahramanlık yaratılır ve izleyicinin bunun peşine takılması sağlanır. Burada Craig Mazin, olayları doğru anlatmak desturu ile bir kişiyi öne çıkarmıyor. Herkes bu felaket için fedakarlık yaptığını anlatıyor. Olay Şerbina, Legasov ve Khomyuk’a daha çok yer verse de bir çok yan hikaye ile diğer kahramanlara da saygı duyuyor. 

Tabi ki bütün anlatılanlar bire bir ilerlemiyor. Mutlaka ki asıl olanın yönünün değiştiği yerler veya farklı tutumlarda oluyor. Bunları bütüne yaydığınız da büyük bir yön değişikliği görmüyorsunuz.

Bu karşı örnekler ve bunlara verilecek cevaplar çoğaltılabilir. Diziye bu şekilde okuma getiren çoğu kişi “hayal kırıklığı” yaşadığını da kabul ediyor ve dizinin kara propagandadan yeteri kadar arındığı da kabul ediyor. Burada asıl sorun dizi bütün sorunu sosyalist Sovyetler Birliğine yükleyip yüklemediği ve bu vaka sosyalist bir ülkede değil de kapitalist bir ülke de olsa bu kadar konuşulup konuşulmayacağı. Tabi ki burada öne sürelen ilk felaket Hindistan’da meydana ABD bir şirketin sebep olduğu Bhopal felaketi. Ve yine bir senin felaketin benimki döver durumu. Bhopal’ın bu kadar konuşulmaması -ki yeteri kadar konuşuluyor- yerel bir felaket olması, Çernobil’in ise çok daha fazla ülkeyi ilgilendirmesi ve yıllarca tartışılan nükleer enerji üzerine olması olabilir. Tabi ki Çernobil’in Sovyetler’de olmasının payı vardır. Ama felaketlere sadece -izmler üzerinden bakmak çok da sağlıklı olmasa gerek. 

Ez cümle, dizi belli dinamikleri bir şekilde tetikledi ama bunu gerçekten istedi mi orası malum. En azından benim beş saatlik seyir deneyiminde bunları almadım. Belki en doğrusu budur, izlemek ve keyif almak.

Chernobyl:Kalıcı Korku

Dizi

HBO’nun beş bölümlük mini dizisi Chernobly’de 33 yıl önce yaşanan felakete geri dönüyoruz ve felaketinin acısını yaşıyoruz. Yalanlarla ve kötüye kullanılan otorite ile taşınıyor, acı ve dramla baş başa kalıyoruz.

Lyudmilla Ignatenko, sıcak bir Pripyat akşamında su içmek için mutfağa girdiği sırada, pencereden büyük bir toz bulutu göründü. Lyudmilla’nın yüzü tezgaha dönüktü ve bunu fark bile etmemişti. Saniyeler için bir sarsıntı yaşandı. O kısacık “an”ın bütün yaşamını değiştirdiğinden habersizdi. Sadece onun değil bir şehrin bir ülkenin hatta bütün kıtanın kaderi o an tekrar yazılıyordu. Lyudmilla’nın kocası Vasily şehrin itfaiyesinde görevliydi ve vardiyada olmamasına rağmen göreve çağrılmıştı. Ona söylenen nükleer santralın çatısının yandığı şeklindeydi. Lyudmilla, kocasını son kez uğurlarmış gibi uğurladı. 

26 Nisan 1986’de Ukrayna’nın Pripyat kentinde bulunan Çernobil Nükleer Santralında bir deney yapılacaktı. Bu işlem daha önce 3 kere yapılmış ve başarılı olmamıştı. Deneyin amacı santralın bütün enerjisi kesildikten sonra jeneratörler devreye girene kadar santralın çalışmaya devam edip etmeyeceği test etmekti. İşler istendiği gibi gitmedi ve çağımızın en büyük nükleer felaketi yaşandı. Bu durum sadece zamanın Sovyetler Birliği’ni değil bir çok ülkeyi de etkiledi. Bunlardan biri de bizdik. Bu olay Türkiye’de hiç kabullenilmedi. Radyasyon olduğu kabul etmek dinsizlikle suçlandı. Radyasyonlu çaylar içildi, ihraç edilemeyen fındıklar okullarda çocuklara dağıtıldı. Uzun bir süredir de nükleer enerji ülkemizde konuşulan -maalesef yeteri kadar tartışılmayan- bir konu. Chernobyl, yaşananları duyan veya hiç haberi olmayanlar için alarm görevi görüyor. 

Her şey güçlü bir patlama ile başlıyor. Öncelikle olanları kimse anlamıyor veya anlamak istemiyor. Deneyin başında bulunan nükleer santral baş mühendis yardımcısı Anatoly Dyatlov, olayı basit bir buhar tankı patlaması olarak sınıflandırıyor. Sonra olaya nükleer santral müdürü Bryukhanov ile santral baş mühendisi Fomin’de dahil oluyor. Pripyat’da kurulan yerel bir komisyon olayın büyütülmemesi ve burada kapatılması taraftarı. Sadece bir kişi durumdan rahatsız lakin onuda pek dinleyen yok. Daha sonra kaza Moskova’ya raporlanıyor. Ortada sönmeyen bir yangın var. Merkez hükumet bir komisyon kurulmasını emir ediyor ve olaya bilir kişi olarak Kurchatov Atom Enerjisi Enstitüsü genel müdür yardımcısı Valery Legasov dahil oluyor. Komisyonun başında ise bakanlar kurulu başkan yardımcısı Boris Shcherbina var.

Boris Shcherbina, inatçı, otoriter bir bürokrat. Pripyat’da varana kadar olayın vahametin farkında değil. Zaten nükleer santraller hakkında hiçbir bilgiye de hakim değil. Bütün bildiklerini yolda kısa şekilde Legasov’dan öğreniyor. Artık görünmeyen bir düşmana karşı amansız bir savaş başlıyor. 

Dizinin yaratıcısı ve senaristi Craig Mazin’in geçmişinde Hangover 2 ve 3 ile Scary Movie 3 ve 4 gibi filmlerin senaristliği var. Yedi yıla yakındır senaryo yazımı üzerine bir podcast çekiyor. Chernobyl boyunca yer bölümün artında podcast yaparak dizi üzerine konuştu. Craig Mazin, bu projenin yazma sürecinin çok eziyetli olduğunu söylüyor. Devlet raporlarına, bilimsel dergilere, fotoğraflara, ses kasetlerine kadar pek çok farklı türde kaynağa yayıldığı anlatıyor. Mazin, dizide hiçbir ayrıntıyı atlamamak ve yanlış bilgi vermemek için doğrulara sadık kaldık diyor. HBO projeyi 6 bölüm olarak kabul etmiş. Craig Mazin, 6 bölümün fazla olacağı düşünerek 5 bölümde karar kılınmış.

Dizinin yönetmeni Johan Renck, daha çok TV işleri ve klip yönetmeliği ile tanınan bir isim. Johan Renck, senaryo önüne geldiğinde çok heyecanlandığını söylüyor ve İsveç’li olarak Çernobil ile yaşadığı anıların canlandığını, aslında hakkında hiçbir şey bilmediğinin farkına vardığını söylüyor. Dizinin bütün bölümlerini aynı anda çekmiş. Johan Renck, işi bir dizi olarak değil beş saatlik bir film olarak ele aldığını söylüyor.

Craig Mazin, Çernobil’i biliyorduk ama neden olduğunu hiç bilmiyorduk diyor. İşte bu sorudan yola çıkarak yaratım süreci başlamış. Mazin, diziyi felaket dizisi değil bir dram olarak sınıflandırıyor. Bu yüzden de Chernobyl, kaza sonrası yaşanan drama odaklanıyor. Halkın, bilim insanlarının, bürokratların yaşadığı drama odaklanmış durumda. Dizide bir karakter hariç hepsi gerçekte yaşamış kişiler. Emily Watson’un canlandırdığı fizikçi Ulana Khomyuk ise kurgu bir karekter. Ulana Khomyuk, diziye olayda görevli olan bütün bilim insanlarını temsilen yerleştirilmiş. Craig Mazin bu kişinin kadın olmasına da, Sovyetler’de bir çok kadın bilim insanı ve tıp insanı vardı. Hatta bu dönemlerde kadın doktor sayısı batının çok önündeydi. Bunları temsilen Ulana Khomyuk karakteri hikayeye yerleştirilmiş.

Priyat’da yaşayan insanları temsilen de hikayeye Lyudmilla Ignatenko’nun hikayesi eklenmiş. Kazanın sonrasından başına geleceklerden habersiz ölüme gönderilen yüzlerce itfaiye erini temsilen Vasily Ignatenko’nun eşi Lyudmilla’nın Priyat’dan Moskova’ya oradan Kiev’e uzanan yolculuğuna tanık oluyoruz. Craig Mazin bu hikayeyi ise Nobel edebiyat ödülü sahibi Belarus’lu yazar Svetlana Aleksiyeviç’in Çernobil Duası adlı kitabında da anlattığı bir anıya dayanıyor. Hatta bu anıyı Svetlana Aleksiyeviç Nobel ödülü aldığı sırada konuşmasına da eklemişti. Bu anı diziye çok güçlü ve keski bir anlam yüklüyor. İnsanlarının yaşadığı dramı, acıyı bütün gerçekliği ile bize işletiyor.

Peki Chernobly’i bu kadar güçlü yapan unsur nedir. Bunun en başında Johan Renck ve Craig Mazin’in yarattığı güçlü atmosfer var. Seksenlerin sonuna gelen yavaşlamış bir Sovyetler Birliği. Bunun bütün karamsarlığı ilk andan itibaren bize çok iyi geçiriyor. Görünmeyen bir düşmana karşı başlayan savaşta, nükleer santral bir canavar, doğaüstü güç olarak resmen canlı kılınıyor. Santralın çekirdeğine çok yaklaşan bir helikopterin aniden düşmesi, çatıyı temizlemek için görevli askerlerin yaşadığı gerilim gibi bir çok sahnede bu gücü hissediyoruz.

Diziyi yukarı taşıyan bir diğer unsurda çok güçlü oyunculuklar. Başta Stellan Skarsgård -üzücüdür ki çoğu kişi Erik Selvig olarak biliyor- olmak üzere Jared Harris, Paul Ritter çok iyi işler çıkarıyor. Stellan Skarsgård’ın canlandırdığı Boris Shcherbina başlarda sert, otoriter bir karakter olarak tanıyoruz. Kendisine Legasov tarafından 5 yıl içinde öleceği söylendiğinde karakterinde büyük bir değişim yaşanıyor. Skarsgård bu değişimin üstesinden başarı ile geliyor.

Chernobyl, Sovyetleri küçük düşürdüğü gibi tenkitlerde alsa da, olaya oldukça tarafsız durmaya çalışıyor ve bunu da başarıyor. Hatta Sovyet bürokrasisinin gücünü olayın çoğu anında yaşıyoruz. Olaylar bu şekilde ilerlemese belki felaket çok daha vahim bir sonuç doğuracakmış hissini alıyorsunuz. Bu tutumda diziye güçlü ve unutulmaz kılan başka bir unsur. Eğer hala izlemediyseniz, izlemeden önce internetde çernobil felaketi hakkında bir araştırma yapmanız güzel olabilir.Ezcümle Chernobyl bu yılın en başarılı işi, belki yılı bu şekilde bitirecek. Şimdilik, televizyonun sinemadan çok daha başarılı işlere imza atması da başka bir yazının konusu olsun.

Vampire Weekend: Father of the Bride

Genel

Father of the Bride, grubun bundan önce çıkardığı Modern Vampires of the City seviyesinde değil belki ama ona çok uzakta değil. Father of the Bride, maceracı, tuhaf, neşeli ve kuşkusuz tanıdık bir Vampire Weekend albümü.

Vampire Weekend adını ilk duyduğum zaman, mesafeli davrandığı mı hatırlıyorum. 2008’de ilk albümü yayınlandığında etraf vampirli kitaplardan,dizilerden, filmlerden geçirmiyordu. Vampire Weekend’de bunun müzik ayağı gibi düşündüğümü hatırlıyorum. İyi ki bu kötü algı New York’lu grup ile tanışmama engel olmamış. Ezra Koenig öncülüğünde ki grubun 4. albümleri Father of the Bride mayıs ayı başında yayınlandı. Albümün gelmesi 6 yıl sürdü. Bu uzun bir süre. İlk üç albüm sonrası burada kalmaları bile yıllarca hatırlanmaları, festivallerde önlerde yer almaları için yeterli olacaktı. Father of the Bride ile de hak ettikleri yer olan bir numaraya yerleştiler.

Albümün bu kadar uzun sürmesinde şüphesiz Ezra Koenig’in müzik dışında başka uğraşlar edinmiş olması da etken. Albümün 1 yıl önce çıkması bekleniyordu. Koenig bu sırada dikkatini Netflix için bir anime dizi yapmak için harcadı lakin bu konuda çokta başarılı olamadığı gördük ve asıl sahasına geri döndü. Father of the Bride, grubun bundan önce çıkardığı Modern Vampires of the City seviyesinde değil belki ama ona çok uzakta değil. Father of the Bride, maceracı, tuhaf, neşeli ve kuşkusuz tanıdık bir Vampire Weekend albümü.

Albüm 18 şarkıdan oluşuyor ve 58 dk sürüyor. Uzun bir yolculuğa çıkıyoruz ve bir çok durağa uğruyoruz. Albümün liste başı This Life, en çok sevilen şarkı oldu. Oldukça akıcı bir şarkı.. Albüm içinde en ayrık duran şahsen benim favorim olan karşı “Sunflower”. 70’lerin prog rock tınıları taşıyor. Dile dolanan “boo-ba-doo-ba-doo” kısmı ve koro eşliğinde geçilen şarkı Vampire Weekend için bir ilk olabilir. Şarkıda Steve Lacy düetini de unutmak lazım.

Sunflower dışında 18 şarkı içinde beş şarkı düetlerden oluşuyor. Üç şarkıda HAİM grubundan Danielle Haim’in sesi var. Albüm bir çok tarz arasında gidip geliyor. “Unbearably White” afro-karayipli tınıların da dolaşırken, “Spring Snow” da ise latin tınılarını duyuyoruz. “Married In A Gold Rush” ise Danielle Haim ile yapılan en akıcı ve tanıdık şarkılardan biri.

Bu kadar beklemeye değer miydi.. Bunun cevabı herhalde herkese göre değişir. Ekip tam olarak bıraktıkları yerin üzerine çıkmıyor ama oradan da yokuşa vurmuyor. Biraz uzun bir albüm, belki dağınık lakin beklentileri karşıladığını söylemekte yanlış olmaz. Vampire Weekend’i bu yaz daha çok duymaya devam edeceği ve daha çok festivalde önlerde yer alacaklar.