Black Mirror 5: Tekrara Düşmek

Dizi

İlk sezondan bu yana 8 yıl geçti. Dizinin ilk sezonları ile bugün ki sezonları arasında en büyük fark artık seyircinin teknolojinin tehlikeleri konusunda farkındalığının artması. Bu süre içerisinde bir çok teknoloji skandalı/vakası yaşadık. Teknolojik distopya sunan Black Mirror bu sefer çok fazla kendini tekrara meyil ediyor.

2011‘de İngiltere’den gelip hayatımıza giren distopik bilim kurgu antolojisi Black Mirror’un 5. sezonu Netflix arşivine eklendi. 8 yıl içerisinde bize unutulmaz deneyimler yaşattı. Bu sezonlara Bandersnatch gibi seyirciye interaktif deneyim yaşatan bir filmde eklediler. İngiltere’de başlayan bu fenomenin Amerika’ya taşınması kaçınılmazdı. İngiliz Kanal 4’de yayınlanan ilk 2 sezon sonrası 3 sezondan itibaren Netflix’e geçti. Sonuçta yaratıcılar Charlie Brooker ve Annabel Jones çok daha büyük imkanlara -daha ünlü isimlerle- çalışma imkanı buldular. Bu durum en azından beni üzen bir haberdi. Sanırım bu konuda tek değilim..

Netflix’e geçmesi ile iki sezon ve 12 bölüm yayılandı. Bütün antoloji içerisinde San Junipero ve USS Callister gibi çok başarılı bölümlerde bu sırada üretildi. Kötü sayılabilecek bir çok bölümde malumunuz. İlk sezondan bu yana 8 yıl geçti. Dizinin ilk sezonları ile bugün ki sezonları arasında en büyük fark artık seyircinin teknolojinin tehlikeler konusunda farkındalığının artması. Bu süre içerisinde bir çok teknoloji skandalı/vakası yaşadık. İlk bölümlerde işleyen sosyal medya hesaplaşmaları şu anda yaşıyoruz. Mesela, 3. sezonun Nosedive bölümümde işleyen konuya benzer bir uygulamayı Çin’in uyguladığı yakın zamanda okuduk. 

Black Mirror’un son sezonu üç bölümden ulaşıyor. Fizikleşen oyun avatarlarından oluşan “Striking Vipers”, günümüzde geçen Twitter güzellemesi “Smithereens” ve bir pop yıldızın sömürülmesini anlatan “Rachel, Jack and Ashley Too” adlı bölümlerden oluşuyor.

Mortal Kombat benzeri bir video dövüş oyunu oynamayı çok seven üniversiteden iki oda arkadaşı, yıllar sonra oyunun VR içerikli bir versiyonunu edinirler. Evli ve çocuklu banliyö yaşamı süren Dany, yıllar içinde oyun oynama güdülerine yenik düşer ve Karl’ı teklifini kabul edip oyuna girer. Oyun gerçekliği USS Callister’de işlendiği gibi ele alınmış. Oyunda seçilen avatarlar ile birlikte oyuncular bir bedene bürünüyor. Bir kadın bir erkek avatar seçerek oyuna başlarlar. Oyunda bir süre sonra avatarlar arası cinselliğe- Brokeback Mountain tarzı birbirini keşfederek seven-yaşamaya başlar. Hem Karl hemde Dany artık oyunda yaşadıkları deneyim dışında başka bir şey düşünmezler. Zamanla Dany, eşinden uzaklaşmaya başlar ve olayları kontrol altına almaya çalışır.

Hikayenin bundan sonra bu deneyimin üzerine gitmesi umuyoruz ama, işler çok da ilerlemiyor. Bir yere kadar sürekli oyun deneyimi gösteriliyor bize, ayırca bölümün 1 saat gibi gereksiz de uzun bir süresi var. Konusu nostaljik durduğu gibi, cinsellik hakkında da ortaya bir şey atmıyor. Bütün bölümler gibi iyi bir oyunculuk var, özellikle -Falcon diye bilinir- Anthony Mackie Dany rolünde başarılı iş çıkarıyor.

“Smithereens” adlı bölüm ise bir tür twitter güzellemesi. Uber benzeri bir taksi işinde olan Chris, sosyal medya şirketinde stajyer olarak çalışan Jaden’i kaçırır. Amacı şirketinin sahibi olan Billy Bauer’e ulaşmaktır. Kaçırdığı kişinin şirket de önemli birisi olarak düşünmesi, adamın stajyer çıkması işleri karıştırır ve bir rehine olayına döner. Bölümü bütün Black Mirror bölümden ayıran özelliği 2018 de geçmesi. Gelecek için işler üreten dizi bu sefer günümüzün sosyal medya hastalığı olan “bağımlılık” durumunu ele alınıyor. Bölümde sosyal medya şirketinin polisi yönlendirmesi, polisten daha fazla gibi sahibi olmaları gibi başarılı konuları olsa da, hikayenin sonunun çok tahmin ediliyor olması ve sonunda da bu bağımlılığa bir sebep bulamaması bölüm için eksi değerler. Bir de bütün kadın karakterlerin bölüm boyunca kötü kararlar vermesi ve sosyal medya kurucusunun komik savunması da ayrı sorunlar. 

“Rachel, Jack and Ashley Too” adı taşınan bölümde, teyzesi tarafından sömürülen genç bir popçunun hikayesi ile hayranı genç bir kızın hikayesini izliyoruz. Pop star Ashley O rolünde Miley Cyrus’u izliyoruz. Ashley O, piyasaya Alexa benzeri robotumsu bir ürün sürüyorlar ve genç hayranı Rachel ile bu ürün arasında bir ilişki oluşuyor. Bölümde star yalnızlığı, hologram pop yıldızları ve ünlü aldatmacılığı üzerine ilerliyor. Bütün antoloji içinde en sıradan bölüm olduğu söylenebilir. Sonunda bir heyecan verse de orada bırakıyor her şeyi. Bölüm için en akılda kalan Miley Cyrus’un Nine Inch Nails’ın Head Like a Hole yorumu.

Black Mirror, çıktığı yolda ortaya çok başarılı izler sürdü ve aklımızı aldı. Lakin son sezonu ile o kadar derin izler bırakmadığı açık. Artık teknolojiye mi alışıyoruz, çok mu doyduk, Charlie Brooker mı yoruldu bilmiyoruz ama bunu verdikleri o kadar şeyin nazarı diye kabul ediyoruz. Bence Black Mirror’un hala söyleyecek bir şeyleri var.

Tuca&Bertie: Zeki ve Acı

Genel

BoJack Horseman’ın yapımcısı olan Lisa Hanawalt’ın yeni dizisi Tuca ve Bertie yürüyen,işi-gücü olan, depresyona giren antropomorfik hayvanlardan oluşan bir dünya da geçiyor, cinsellik üzerinden giden ama bunu şaka malzemesi olarak görmeyen bir dizi.

Netflix’in yeni animasyonu Tuca & Bertie size çokça tanıdık gelebilir. Yine Netflix’in epik dizisi BoJack Horseman’ın yapımcısı olan Lisa Hanawalt’ın yeni dizisi Tuca ve Bertie yürüyen,işi-gücü olan, depresyona giren antropomorfik hayvanlardan oluşan bir dünya da geçiyor. Bird Town adında bir şehir de çeken oldukça komik, eğlenceli ve renkli bir yetişkin animasyonu.

Tuca adında kısa şort giymeyi seven, boş boğaz, pasaklı ve belli bir işi olmayan, yaşamını varlıklı teyzesine muhtaç bir tukan ile Bertie adında hayatı boyunca çok zorluklar yaşamış, bir şirkete veri işleme uzmanı olarak çalışan, hayalinde pastacı olmak isteyen ve sevgilisi ile yaşayan zeki ardıç kuşunun macerası. Tuca’yı bir çok işle meşgul olan komedyen Tiffany Haddish, Bertie ise stand-up komedyeni Ali Wong seslendiriyor. Bir de Bertie mimar sevgilisi Speckle var. Speckle’nın seslendirilmesinde ise Koreli aktör Steven Yeun var.

Tuca & Bertie cinsellik üzerine giden ama bunu şaka malzemesi olarak görmeyen bir dizi. Dizinin ilk bölümlerinde Bertie, iş yerinde oluşan bir pozisyon için terfi beklentisi var ama bunu almak konusunda yeteri kadar öz güvenli değil. Zeki biri olan Bertie fikirlerini ortaya saçma konusunda çekingen ve bu fikirlerini bir iş arkadaşı olan “horoz” tarafından çalınıyor. Böyle bir iş ile uğraşan hangimiz böyle çıkmazlar yaşamıyoruz ki. Bertie burada yaşadığı bir diğer sıkıntı ise taciz. Ama bunu haykıramıyor. İşte burada becerikli Tuca devreye giriyor ve o işi almasına yardımcı oluyor. İş yerinde taciz konusunda Bertie’nin yalnız olmadığını da o sırada öğreniyoruz.

Bütün hayali iyi bir pastacı olmak isteyen Bertie, ulaşmak istediği isim ise Pastacı “Penguen” Pete. Yine bir nevrotik halde iken bütün cesaretini toplayarak Pete’de iş teklifi yapıyor ve kabul ediliyor. Bir taraftan da Pete üzerinde cinsel fantezileri var. Hatta bir bölümde fırıncı ile seks yapmayı hayal ediyor ve beynini bundan alamıyor. İlerleyen bölümde fırıncı ile olan ilişkisi apayrı yollara çıkıyor. Fırında yeni işe başlayan birine fırıncının taciz etmesine mani olmuyor ve Bertie bir kez daha kendini suçlu hissediyor.

Aslında Bertie’nin yüzleşmesi gereken bir sorunu var. Tuca ile bir gece yollarının düştüğü Jöle Göl’ünde Bertie 12 yaşında iken bir adamın tacizine uğramış ve durum kendisi için bir tabu olmuş. Dizinin bütün rengi, eğlencesi burada duruyor ve insanların boğazını düğümleyen bir an oluyor. Bertie yine Tuca’nın da yardımı ile bununda üstesinden geliyor.

Tuca’nın da hayat da yüzleşmesi gereken şeyleri var. Annesi çok küçükken hayatını kayıp etmiş ve Tuca ile kardeşlerine varlıklı teyzesi bakmış. 6 aydır alkol kullanmayan Tuca’nın öncesinde alkole olan ilgisinde teyzesinden geldiği anlamak zor değil. Hayatı alaya alan bu yapısının altında derin bir aile draması var ve olayların sonunda bununla yüzleşmek zorunda kalıyor.

Her zor durumunda Tuca’da Bertie’de bir birlerini teselli ediyor ve yanlarında oluyor. Tuca & Bertie, günlük yaşamlarında, iş yerlerinde karşı karşıya oldukları cinsel saldırları ve yaşadıkları hayal kırıklarını ele alışı çok başarılı. Bununla birlikte bunların üstesinden gelmeleri de aynı derece güçlü. Akıl vermek yerine güç içerimizde mesajını tozunda veriyor.

Lisa Hanawalt’ın yarattığı metro yılanların, memeleri olan apartmanların, antropomorfik bitkilerin olduğu renkli şehirde güzel bir hikaye sunuyor. Müzikal yapısı ve draması oldukça cesur. Kolay kolay söylenmeyen konular üzerinde şaka tozunu hiç kaçırmadan mükemmel bir iş ortaya çıkarıyor. Dizi boyunca karakterlerin yollarından hiç çıkmadan ve büyüsünü kayıp etmeden ilerlemesi de ayrı başarı. Derin konularda tutarlı ve can sıkmadan sağlam ayakta duruyor. 25 dakikalık 10 bölümden oluşan bu diziyi bir zahmet kaçırmayın derim.

The Kindergarten Teacher:Bulanıklaşan Sınırlar

Genel

Yönetmen/yazar Sara Colangelo, 2014 yapımı aynı adlı İsrail filmine sadık kalarak The Kindergarten Teacher’da bir çok yana evrilebilecek bir hikayeyi ustaca yoluna sokuyor.


Lisa Spinelli iyi bir eş, işini seven bir anaokulu eğitimcisi. İki yetişkin çocuğu ve kocası ile mutlu ama bir o kadar monoton hayatı var. Enerjisini ve sabrını anaokulunda çocukları bir üst sınıfa hazırlamak ve onlara alfabe öğretmek için harcıyor. Okul dışında ki tek uğraşı ise hafta da bir gün gittiği yetişkinler için olan şiir kursu. 40’lı yaşlarda ki Lisa, manik bir sanat tutkusuna tutulmuş, orta yaş histerisi yaşıyor.

Yönetmen/yazar Sara Colangelo, 2014 yapımı aynı adlı İsrail filmine sadık kalarak The Kindergarten Teacher’da bir çok yana evrilebilecek bir hikayeyi ustaca yoluna sokuyor. Tabi ki bundan ki en büyük yardımcısı çok üstün bir iş çıkaran Maggie Gyllenhaal. Lisa Spinelli olarak çaresizliği, sabrı ve hüznü film boyunca donuk yüzünden okuyoruz. Secretary filminden bu yana hatta en güçlü işinin bu olduğu söylemek abartı olmaz.

Lisa, şiir yazma sınıfında okuduğu şiirlerden gereken övgüyü alamıyor. Yazdığı şiirler naif tabir ile vasat ötesi. Bir gün anaokulunda bir çocuğun trans halinde bir şiir okunmasına tanık oluyor. 5 yaşında olan Jimmy’in okuduğu bu şiirden etkileniyor ve bunu kendi şiiri gibi kurs da okuyor ve bu sefer güzel övgüler alıyor. Özellikle de yazma sınıfının büyüleyici hocası olan Simon’dan. Lisa ile Jimmy arasında saplantılı bir bağın ilk adımları da atılmış oluyor. Lisa’nın entelektüel bir açıklığı var. Orta yaşlarda kendini ifade etmeye çalışıyor. Çocukları yaşıtlarına oranla zeki ama onun istediği gibi değil. Kızını uyuşturucu içerken yakaladığı zaman, kızını uyuşturucu içtiği için değil sanat/kültür konularında yaratıcı olmadığı için kızıyor. Artık dünya da bu tür şeylerin değerin olmadığından yakınıyor. Şimdi tam da böyle şeyler ile boğuşurken karşısına çıkan Jimmy’de bir Mozart potansiyeli görüyor.


Jimmy’in babası ilgisiz. İlgisiz olduğu kadar dünyaya bakış açıcısı pragmatik. Para kazanmak gerektiğine inanıyor ve bunun için sanatın doğru yol olmadığına biliyor. Jimmy amcası gibi “değersiz” bir yazar olmayacak… Lisa bundan sonra Jimmy’in bu yeteneğin yok olup gitmesine göz yumamayacağı anlıyor… Önce bakıcısının işten çıkmasına yol açıyor ve böylece Jimmy ile daha çok vakit geçirmeye başlıyor. Anaokulunda uyku aralarında saplantılı buluşmalar artık Manhattan’da sergi gezmeye hatta bir şiir buluşmasına kadar uzanıyor. Bu durum babasını rahatsız ediyor ve Jimmy’in bulunduğu anaokulundan uzaklaşmasına yol açıyor.

Lisa’nın saplantısı film boyunca mentörlük ile taciz arasında ki ince çizgide seyir ediyor. Manhattan’a her gitmelerin de gizem ve gerginlik söz konusu. Yönetmen Sara Colangelo’nun buralarda hakkını teslim etmek lazım. Buralarda ki gerilimi ve dramayı çok iyi harmanlıyor. Lisa’nın Jimmy ile tekli görüşmelerini, sabrını ve yol göstermesine, kararlılığına hayran oluyorsunuz. Ama aynı zamanda Jimmy üzerinde ki hakimiyetini de net görüyorsunuz. Colangelo, burada ki dengeyi çok iyi sağlıyor ve seyirciyi ahlakı yönden rahatsız etmiyor.

Bir tarafta 5 yaşında bir çocuğu alıkoyan bir öğretmen -hatta onu şiir olarak sömüren- bir tarafta ise doğuştan yetenekli bir çocuk ve yeteneğin farkında olan tek kişi de anaokulu öğretmeni. Muhtemelen bu yetenek hiç değerlendirilmeyecek. Lisa, filmin başından beri öğretmen pozisyonu ve sabrını hiç kayıp etmiyor. En zor durumda bile bundan taviz vermiyor. Hatta Jimmy’in ilk şiirinde Anna’nın kim olduğunu öğrendiğinde hayal kırıklığı yaşasa bile amacından hiç sapmıyor.

Sonunda Sara Colangelo insanı kendi değerleri ile baş başa bırakıyor ama sonunda da net bir mesaj veriyor. Jimmy’in aklına şiir geldiğini söylüyor ve etrafından kimse buna tepki vermiyor. İkinci kez bunu tekrarlıyor ama yine cevap alamıyor. Lisa’nın dediği gibi Mozart’ı kraliyet büyüttü ve Jimmy’i de birinin büyütmesi gerekecek. Lakin Jimmy’in artık bir Lisa’sı bile yok.

Love, Death & Robots Antolojisi

Genel

Bir süredir merakla beklenen animasyon antolojisi olan Love Death & Robots, aybaşında Netflix’e eklendi. Başta animasyon severler olmak üzere, bilim kurgu ve fantastik sever herkesin aklını başından aldı. Love Death & Robots adından yola çıkarak bu üç temayı en az birini kullanan 18 animasyon bölümden oluşuyor. En uzunu 17 dakika en kısası 5 dakikalık bölümlerden oluşan, her bölüm ayrı ekip ve ayrı animasyon teknikleri kullanılarak yapılmış.


Projenin başında ise Seven, Fight Club gibi kült filmlerin yönetmeni David Fincher ve Deadpool ile tanınan Tim Miller bulunuyor. İkili Netflix’den önce bir çok stüdyo tarafından reddedilmişler. Netflix’in son dönemlerde ki iyi işi olmasının ötesinde en cesur işi de sayılabilir. Son dönemlerde içerik olarak -doğal olarak- young adult içerikleri öne çıkaran platform, Love Death & Robots ile yetişkinlere yönelik içeriğe yöneliyor.

Seçkinin çok başarılı hatta başyapıt seviyesinde bölümleri olması gibi çok fazla tekrara düşen hatta sönük senaryolu bölümleri de mevcut. Tek tek bölümler üzerinden çıkarım yapmadan beğendiğim ve üzerinden konuşulan bölümlere şöyle bir bakalım.

Bundan sonrası acayip spoiler içerir.

“The Witness”

The Witness izleyiciler tarafından çok iyi yorumlar aldı. Yönetmen koltuğunda Spider-Man: Into the Spider-Verse ile müthiş sükse yapan Alberto Mielgo’nun olmasının da payı yüksek. 12 Dakika süren bu bölümde bir cinayete tanık olan bir dansçının katil ile olan kovalamacasına şahit oluyoruz. Oldukça abartı olan cinsellik kullanımını, kafa karıştırıcı sonu ama bunu işlerken başvurduğu sokaklarda dehşet verici, anlamsız bir şekilde koşan kadının gereğini anlamak zor. Bölümün bu kadar övülmesinin başlıca sebebi olan finali ise aslında ilk sahnede ipucunu veriyor ve çok da şaşırtmıyor.


“Three Robots”

Açık ara dizinin en komik bölümü. İnsanlık kıyamet sonrası helak olmuş ve post-apocalyptic bir dünya da üç robot turistik bir geziye çıkıp etrafını tanımaya çalışıyor. Doğal olarak her şeyi yanlış anlıyor ve tanımlıyorlar. Üç robotunda bir birinden ayrı mizah anlayışı bölümü farklı bir noktaya çıkarıyor. Başlı başına bir film olsa izleyecek bir yaratıma sahip olan bölüm oldukça ironik bir son ile bitiyor.

“Good Hunting”

Açıkcası benim en çok sevdiğim bölümlerden biri Good Hunting oldu. Bir bölüm hariç bütün bölümler çeşitli hikayelerden uyarlama. Good Hunting, üç Hugo Award ödüllü yazar Ken Liu’nin aynı adlı öyküsünden uyarlanmış. Folklorik bir Çin geleneğinden Steampunk bir geleceğe uzanıyor. Tilki ruhlu -sanayileşme neden ile değişim geçirmeyen- Hulijing ile bir Hulijing avcısının -mucit- oğlunun arasında ki dostluğa dayanıyor. Diğer bölümlerin aksine fütüristik çizgilerden uzak ayrı bir yere koymak lazım.

“Beyond the Aquila Rift”

Beyond the Aquila Rift, animasyon olmayacak kadar gerçekçi bir yapım. Black Mirror’in bir bölümü gibi duran film Alastair Reynolds’un aynı adlı kısa öyküsünden uyarlanmış. Bir rota hatası nedeni ile bulundukları bir yerden Aquila Yarığın ötesinden çok uzaklara süreklenen bir gemi mürettebatının başından geçenleri anlatıyor. Uyandıkları yerde Kaptan Thom’un eskiden tanıdığı Greta’yı görmesi ile olaylar gelişir. Bazı noktalarda olayın bir döngü ve simülasyon olduğu seyircinin gözüne çok sokulduğu gibi gereksiz uzun seks sahnesi de bölümün enerjisini alıp götürüyor.


“Lucky 13”

Dizinin en gerçekçi bölümlerinden biri de Lucky 13 ve bölümler arasında gerçek bir oyuncu ile oluşturan tek bölüm. Pilot Colby rolünde Orange Is the New Black’s dizisinden tanıdığımız Samira Wiley var. Hikaye oldukça klişe bir konu olan bir araç ile onu kullanan kişi arasında ki bağa dayanıyor. 13 adı verilen bir uçak çaylak pilot Colby’e verilir. Bütün donanma tarafından şansız olarak bilinen bu uçak ile Colby apayrı bir bağ kurar ve şansız olan uçak artık Lucky 13 olarak anılır. Final Fantasy: The Spirits Within esintileri bulunan bölüm gerilimi oldukça iyi kullanan bir anlatıma sahip, es geçilmemesi gereken bir bölüm.

“Sonnie’s Edge”

Netflix, dizinin bölümlerini 4 farklı şekilde rastgele -izleyici geçmişine göre- izleyicinin önüne geldiği açıkladı ama bütün çeşitlemeler Sonnie’s Egde ile başlıyor. Açıkçası bunun sebebi belli oluyor. Bütün bölümler üzerinde etkili olan realist animasyonun yanı sıra her bölümde işlenen cinsiyetçilik ve şiddeti ilk bölümden bütün dozları ile veriyor. Oldukça başarılı bir dövüş sahnesinin yanında, epik bir son ile bitiyor.

“Zima Blue”

Zima Blue, bir çok kişi tarafından dizinin en iyi ve en sağlam bölümü olarak adlandırıldı ki bunu da tam olarak da hak ediyor. Diğer bölümlerin aksine derin bir felsefi ve sanatsal bakış açısı ile yaklaşıyor olaya. Zima adında bir sanatçının sanatının zirvesine varması ve müthiş bir geri dönüşü ile sanatını bitirmesini konu alıyor. Konusuna layık olarak Picasso tablosundan fırlamış gibi duran Hiper-Stilize bir animasyon tekniği çekilen bölüm, öze ve basitliğe övgü ile bitiyor. Kusursuz bir varlıktan sıradan bir makineye dönüşü ve başlangıca dönüşü temsil ediyor.

Bunların dışında Love, Death & Robots bazıları doruklarda dolaşan bölümleri yanında sönük kalan bölümleri de mevcut ama yine de izlenmeye değer bir animasyon seçkisi sunuyor. Buradan anlatılanlar dışında “Helping Hand”, “Suits” gibi adından söz edilmesi gereken bölümleri de gözden kaçırmamak lazım. Şimdilik 2. sezon için bir durum belli değil ama bu ilgiden sonra 2. sezonu da beklemek hayal kırıklığı olmaz sanırım.

Black Mirror:Bandersnatch’ın Dedikleri

Genel

Black Mirror: Bandersnatch film izleme alışkanlıklarımızı değiştirebilir? Yoksa bu hoş bir deneyim mi?


*Yazı acımasızca spoiler içerir.

Charlie Brooker ve Annabel Jones’un 2011 yılında ortaya çıkardıkları Black Mirror, kabul görmüş bütün televizyon serilerinden farklı idi.Sezonları bir kaç bölümden oluşan, bölümler arasında ilişki/devamlılık olmayan, hatta süreleri bile birbirine farklı, ana temada teknoloji ve onun insanlara getirdiği değişimi konu olan bir seri. İngiltere’den çıkan yapım bir süre sonra Netflix çatısı altına girdi. Şu ana kadar 4 sezonu yayınlanan dizinin, çok beklenen seriden ayrı bir filmi Netflix üzerinden yayınlandı.

İnteraktif bir film yapma filmi ikiliye ilk olarak 2017 yılında geliyor. Önceleri ikili olaya çok sıcak bakmasa da sonra olabileceğini kafaya koyarak proje hayata geçiyor. Eğer böyle bir şey yapılacaksa bunun da Black Mirror’dan çıkması herhalde şaşırtıcı olmazdı. İnteraktif, film/diziler daha önce yine Netflix’de yapıldığı gibi yıllar önce kitaplarda ve yakın zamanımızda da oyunlarda sıkça yapılan bir olaydı. Bunları tüketen kişiler ürünün direk içerisine sokularak hikayeye şekil veriyorlar. Ana karakterin yapacağı seçime tüketen karar veriyor. Yani olmayan bir şeyi ve/veya denenmemiş bir olaya tanık olmuyoruz.

Bunların ötesinde Black Mirror: Bandersnatch interaktif olmayı bütün filme çok iyi şekilde yediriyor. İnteraktif bir kitaptan yine interaktif bir oyun yazmaya çalışan 19 yaşında ki Stefan’ın hikayesine tanık oluyoruz. Stefan bir süre sonra kendisini bir yönlendirme içinde buluyor. Şimdi burada bütün sonuçları tek tek yazmak mamasız, ama bir kaç sonuç hakkında iki kelam edecek olursak.


Bütün hayatımızda o ve/veya bu şekilde seçimlerde buluyoruz. Bir restoranda yemek yemek için oturduğumuz zaman önümüze bir menü geliyor ve seçim yapıyoruz. Bu gibi seçimler hayatımızın ilerisi için değişime konu olmuyor belki ama seçim hakkımızı kullanıyoruz. Filmin ilk başında ki Stefan’nın mısır gevreği seçimi öyküye bir katkısı olmadığı gibi. Keza otobüs de ki müzik seçimi gibi. Bu seçimler Stefan için bir yol çizmiyor ama senaristler bunları bir şekilde tekrar karşımıza çıkarıyor. Seçtiğimiz mısır gevreğin daha sonra Stefan’ın televizyonda reklamı görmesi gibi veya oyun şirketinin popüler oyun tasarımcısı Colin’ın Stefan’a hangi müziği dinlersin dediğinde otobüs de seçtiğimiz grubu söylemesi gibi. Filmdeki ilk ciddi seçimde Stefan yazdığı oyun için iş teklifi alıyor. Doğal olarak izleyicinin burada iş teklifi kabul etmesi beklenir. Kabul ettiğimiz an oyun piyasaya çıkıyor ve bir TV eleştiri programında 5/0 alıyor. Burada Stefan babasının oyuna 0 veren adama hitaben söylediği “o çocuk hiçbir şeyden anlamıyor” lafı buradan direk Stefan’ı yönlendiren seyirciye geliyor ve tekrar denemek için iş kabul anına geri geliyoruz. Burada ilk tercihi reddet olarak kullanan kaç kişi vardır, yüzdesi nedir bilmiyoruz. Netflix bu yönde bir açıklama olsa tadından yenmez.

Bandersnatch, iş teklifine hayır derseniz. Stefan 3 ay boyunca evden çıkmadan oyun yazmaya başlıyor. Artık sinirleri bozuluyor ve babası odasına gelerek hakkında endişe duyduğunu söylüyor. Burada tercihiniz babasına bağırmak ise devam ediyorsunuz. Eğer bilgisayara çay dökerseniz oyun bitmiyor ve bir senaryonun daha sonuna geliyorsunuz. Burada oyun yapmak veya tamamlamak sizinde asıl başarınız oluyor. Bir yerden sonra Stafen biziz. Buradan en temel ilerleme oyunu tamamlamak ve bunda başarılı olmak. Buradan babanıza bağırdığınız da babanız sizi dışarı çıkarıyor. Dr. Haynes ofisinin önüne geldiğiniz zaman ya Dr. Haynes’i göreceksiniz veya o an yoldan geçen Colin’e takılacaksınız. Dr. Haynes’i görürseniz, görüşme sırasında Stefan’ın annesinin ölümünden babasını sorumlu tutuğunu görüyoruz. Çünkü babası Stefan’ın en sevdiği tavşanını saklamış ve bunu ararken annesini geçirdiği için diğer trene binmesine yol açmış ve annesi tren kazasında hayatını kayıp etmiş. Burada Haynes’in çocuk olduğu ve kendini suçlu bulmamasını öğütlüyor. Bu filmin bize verdiği çocukken verdiğimiz kararlardan sorumlu değiliz. Buradan geçersiz bir determinizm söz konusun. Zaten bize tek bir seçim sunuluyor o da “hayır”. Colin’in peşine takıldığınız ise Colin’in evine gidip, Colin bize yardım etmesini bekliyorsunuz. Ve sizi bir uyuşturucu sunuyor. Bir şekilde bunu kabul ediyorsunuz. Colin karakteri filmin bir tür truva atı. Çok popüler ve iyi bir oyun yazarı. Stefan yaşadığı bütün sıkıntıların ve çıkmazın o farkında. Balkonda ki intihar anında da, ilk tanışma anınında ve Stafen evinde ölüm anı ile Colin bütün yaşananlara tek anlam veren olduğu anlıyoruz. Bir şekilde seyirci ile kafasını bulan aslında seçim ile sen bir şeyi değiştirmiyorsun, onan olacağına varıyor edasında. Buradan en dikkatli takip edilecek karakter Colin şüphesiz.

En nihayetinden en iyi sonuç Stefan’ın oyunu bitirmesi, oyunun 5/5 alması ama Stefan’ın babasını öldürmekten hapise düşmesi. Buradan asıl öykü olan Bandersnatch adlı kitabı yazan Jerome F. Davies sonu ile aynı oluyor. Jerome kitabı bitirdikten sonra karısını öldürüyor. Jerome ile Stefan hayat döngüsü koşutluk gösteriyor. Filmim sonunda da ise oyunu tekrar piyasa çıkarmak için Colin’in kızını görüyoruz.Bir lanetden söz ediyor ve bunu abartı buluyor. Sonra bir tercih daha çıkıyor ve her türlü bilgisayarı bozuyoruz ve hikaye sonlanıyor. Film daha sonra yaptığınız seçimlere dönerek diğer sonuçlarında görme şansınız oluyor. Böyle film aslında döngünün/öykünün devam ettiği söylüyor. Farklı bir deneyim için görmek şart ama bunun bir şeylerin kapısı açması hep de olası değil. Çünkü burada bütün senaryoya yedirilmiş sağlam bir iş var. İnteraktif bişi devamlılığı çok olası bir iş olarak durmuyor, gerisini zamanla göreceğiz.