Tuca&Bertie: Zeki ve Acı

Genel

BoJack Horseman’ın yapımcısı olan Lisa Hanawalt’ın yeni dizisi Tuca ve Bertie yürüyen,işi-gücü olan, depresyona giren antropomorfik hayvanlardan oluşan bir dünya da geçiyor, cinsellik üzerinden giden ama bunu şaka malzemesi olarak görmeyen bir dizi.

Netflix’in yeni animasyonu Tuca & Bertie size çokça tanıdık gelebilir. Yine Netflix’in epik dizisi BoJack Horseman’ın yapımcısı olan Lisa Hanawalt’ın yeni dizisi Tuca ve Bertie yürüyen,işi-gücü olan, depresyona giren antropomorfik hayvanlardan oluşan bir dünya da geçiyor. Bird Town adında bir şehir de çeken oldukça komik, eğlenceli ve renkli bir yetişkin animasyonu.

Tuca adında kısa şort giymeyi seven, boş boğaz, pasaklı ve belli bir işi olmayan, yaşamını varlıklı teyzesine muhtaç bir tukan ile Bertie adında hayatı boyunca çok zorluklar yaşamış, bir şirkete veri işleme uzmanı olarak çalışan, hayalinde pastacı olmak isteyen ve sevgilisi ile yaşayan zeki ardıç kuşunun macerası. Tuca’yı bir çok işle meşgul olan komedyen Tiffany Haddish, Bertie ise stand-up komedyeni Ali Wong seslendiriyor. Bir de Bertie mimar sevgilisi Speckle var. Speckle’nın seslendirilmesinde ise Koreli aktör Steven Yeun var.

Tuca & Bertie cinsellik üzerine giden ama bunu şaka malzemesi olarak görmeyen bir dizi. Dizinin ilk bölümlerinde Bertie, iş yerinde oluşan bir pozisyon için terfi beklentisi var ama bunu almak konusunda yeteri kadar öz güvenli değil. Zeki biri olan Bertie fikirlerini ortaya saçma konusunda çekingen ve bu fikirlerini bir iş arkadaşı olan “horoz” tarafından çalınıyor. Böyle bir iş ile uğraşan hangimiz böyle çıkmazlar yaşamıyoruz ki. Bertie burada yaşadığı bir diğer sıkıntı ise taciz. Ama bunu haykıramıyor. İşte burada becerikli Tuca devreye giriyor ve o işi almasına yardımcı oluyor. İş yerinde taciz konusunda Bertie’nin yalnız olmadığını da o sırada öğreniyoruz.

Bütün hayali iyi bir pastacı olmak isteyen Bertie, ulaşmak istediği isim ise Pastacı “Penguen” Pete. Yine bir nevrotik halde iken bütün cesaretini toplayarak Pete’de iş teklifi yapıyor ve kabul ediliyor. Bir taraftan da Pete üzerinde cinsel fantezileri var. Hatta bir bölümde fırıncı ile seks yapmayı hayal ediyor ve beynini bundan alamıyor. İlerleyen bölümde fırıncı ile olan ilişkisi apayrı yollara çıkıyor. Fırında yeni işe başlayan birine fırıncının taciz etmesine mani olmuyor ve Bertie bir kez daha kendini suçlu hissediyor.

Aslında Bertie’nin yüzleşmesi gereken bir sorunu var. Tuca ile bir gece yollarının düştüğü Jöle Göl’ünde Bertie 12 yaşında iken bir adamın tacizine uğramış ve durum kendisi için bir tabu olmuş. Dizinin bütün rengi, eğlencesi burada duruyor ve insanların boğazını düğümleyen bir an oluyor. Bertie yine Tuca’nın da yardımı ile bununda üstesinden geliyor.

Tuca’nın da hayat da yüzleşmesi gereken şeyleri var. Annesi çok küçükken hayatını kayıp etmiş ve Tuca ile kardeşlerine varlıklı teyzesi bakmış. 6 aydır alkol kullanmayan Tuca’nın öncesinde alkole olan ilgisinde teyzesinden geldiği anlamak zor değil. Hayatı alaya alan bu yapısının altında derin bir aile draması var ve olayların sonunda bununla yüzleşmek zorunda kalıyor.

Her zor durumunda Tuca’da Bertie’de bir birlerini teselli ediyor ve yanlarında oluyor. Tuca & Bertie, günlük yaşamlarında, iş yerlerinde karşı karşıya oldukları cinsel saldırları ve yaşadıkları hayal kırıklarını ele alışı çok başarılı. Bununla birlikte bunların üstesinden gelmeleri de aynı derece güçlü. Akıl vermek yerine güç içerimizde mesajını tozunda veriyor.

Lisa Hanawalt’ın yarattığı metro yılanların, memeleri olan apartmanların, antropomorfik bitkilerin olduğu renkli şehirde güzel bir hikaye sunuyor. Müzikal yapısı ve draması oldukça cesur. Kolay kolay söylenmeyen konular üzerinde şaka tozunu hiç kaçırmadan mükemmel bir iş ortaya çıkarıyor. Dizi boyunca karakterlerin yollarından hiç çıkmadan ve büyüsünü kayıp etmeden ilerlemesi de ayrı başarı. Derin konularda tutarlı ve can sıkmadan sağlam ayakta duruyor. 25 dakikalık 10 bölümden oluşan bu diziyi bir zahmet kaçırmayın derim.

Fleabag: Cüretkar Bir Başyapıt

Genel

Britanya topraklarından çıkan bir dizi başyapıtı, bütün bildiklerinizi geride bırakın ve kendinizi Londra’lı bu kadının kollarına bırakın.

O malum palyaço hikayesini bilirsiniz. Hani bir adam doktora gider ve çok mutsuz olduğunu söyler, doktor da şehre bir palyaçonun geldiği ve onu görmesini tavsiye eder. Adam yapıştırır cevabı; Doktor Bey o palyaço benim. Şimdi bunun olayla ne ilgisi var diye bilirsiniz lakin çok alakası var.

İngiliz 33 yaşında ki Phoebe Waller-Bridge’nin 2013 yılında Edinburgh Fringe Festivalin’de tek kişilik oyunundan dizileşen Fleabag’i anlatacam size. Aslında bu dizi hakkında epeydir bir şeyler söylemek istiyordum. İlk önce BBC 3’de gösterilen dizi Amerika’da Amazon Prime’da gösterilmeye başlayınca büyük bir ilgi ile karşılandı. İngiliz komedi tarzının zirve noktalarında dolaşan Fleabag’ın ilk sezonu 2016 yılında 6 bölümden 26 dakikalık bölümlerden oluşuyor. Şu sıralar 2. sezonu gösterilen dizinin birinci sezonunu analım.

İlk sezon boyunca Fleabag, tiyatro unsurlarına sadık kalan orta yaşlarda Londra’lı bir kadının alaycı, yürek burkan, eğlenceli ve oldukça cüretkar bir hikayesini anlatıyor. İş hayatında başarılı, alkolik bir koca sahibi ablası Claire, çocukları ile arası iyi olmayan babası, olayları çok iyi şekilde manipüle eden üvey annesi ile çevrilmiş bir hayat.

En yakın arkadaşı olan Boo’un ölümünden kendini sorumlu –sorsan intihar olduğu söyleyecektir- tutuyor. En yakın arkadaşını kayıp etmenin ötesinde aynı zamanda birlikte işlettikleri Gine domuzu temalı kafenin de sorumluğu üzerinde. Ama kafe işletme konusunda çok başarılı olduğunu söylemek zor, müşteri için marketten hazır risotto alıp mikro dalgada pişirecek kadar da üşengeç. Kafe için kredi başvurusu da büyük bir yanlış anlama ile sonlanınca maddi olarak dibi görüyor.

Cüretkâr bir hikaye bu, hatta ahlaksız. Bu durum bizi rahatsız etmesi gerekiyor lakin biz de samimi bir yan bırakıyor. Uzun süreli sevgilisi Harry’i canı sıkıldığında terk ediyor. Harry, her terk edilişinde bütün evi temizlemek gibi bir huyu var. Fleabag, bazen sırf bu nedenden dolayı Harry’i terk ediyor. Hem evi temizletiyor, hem de otobüs gördüğü bir dişlek ile ilişki yaşamayı da uygun görüyor. Obama’ya bakıp mastürbasyon yapan, sevgilisine vajinasının fotoğraf atan “cüretkar” ve “ahlaksız”. Sürekli olarak dördüncü duvarı delerek seyirci ile sohbet halinde. Bu durum tabi ki diziler özelinde ilk değil ama burada müthiş işliyor. Gözlerini büyüterek, olacak olaylara öngörü verirken seyirci ile sakin işleyen bir irtibatı var.

Dizi de ki erkek karakterler kötü ve acımasız. Kafeye gelen bir müşteri hiç sipariş vermeden bütün cihazları şarj ediyor mesela. İlişki kurduğu erkekler duygusuz, ablasının kocası çıkarcı, babası bencil. Ablası ile gittikleri bir kurs da/eğitimde kadınlara susmaları ilk emir olarak öğretilirken katılan erkeklerden ise daha çok bağırmaları öğütleniyor. Gerçi Fleabag, hiç bir zaman tamam bir feminist de olamayacak.

Tam bir durum komedisi desek de aslıda ortada ciddi dram var. Flaebag bizi güldüren palyaço ama bütün her şeyi de batırmış durumda. Bir taraf da Boo’nun ölümünden kendini sorumlu –dediğimiz gibi kendisi intiharı tercih ediyor– tutuyor. Ablası ile arası bozuluyor, üvey annesi bütün gücü ile üzerine geliyor ve her şekilde geri dönen Harry artık hayatından uçmuş durumda. Açık ara dizi tarihinin en zirve sezon finallerinden birine tanık oluyoruz. Umut varsa hayat hala var mı veya hala iyi erkeklerde var mı.

Fleabag belki size ahlaksız, cinsiyetçi gelebilir. Ama hakkında düşündüğünüz bütün yargılarınızdan kurtulmuş olarak 6 bölümden çıkmış oluyorsunuz. Dizi tarihin en sert ama en samimi bölümü ile açılıyor ve ne izleyeceğinizin ön gösterimi yapıyor. Üç yıl sonra gelen ikinci sezonu için ayrıca zaman ayırırız. Hala denk gelip tanışmadıysanız bu yazı belkide iyi bir fırsat olabilir.

The Little Drummer Girl: Casus Belli

Genel

İsrail ve Filistin savaşı, bir tiyatrocu, casuslar ve terösizm. Bunlar John Le Carreé romanında buluşuyor ve Park Chan-Wook tarafından unutulmaz bir mini diziye dönüşüyor.


John Le Carré’nin 1983’de yayınlanan romanı The Little Drummer Girl’in bu ilk uyarlaması değil. İngiliz casusluk romanları yazarı olan Le Carre’nin Türkçeye Trampetçi Kız olarak çevrilen romanı 1984’de George Roy Hill’in yönettiği Diane Keaton’ın oynadığı bir filme konu oldu. Bu filmin kitabın hakkını verdiği söylenemez. 34 yıl sonra AMC ve BBC ortak yapımı olarak 6 bölümünden oluşan mini dizi olarak bu sefer beyaz cama geldi.Yönetmen koltuğunda OldBoy, The Handmaiden gibi ikonik filmleri ile tanınan Koreli Park Chan-Wook var.

Film, casusluk filmi değil. Bir türlü olamıyordu. Park, ise kitabı aslına has alarak bir casusluk öyküsü ortaya koyuyor. Tiyatro ve casusluğun iç içe girdiği, geniş bir coğrafyaya yayılan ve yetmişlerin sonu seksenleri başını içeren bir diziye dönüyor. Dönem için -hala- ince bir mevzu olan İsrail-Filistin meselesini çok da eğip bükmeden hakkını vererek üstesinden geliyor.

Dizinin hikayesine gelince; 1979 yılının Batı Almanya’sının Bonn kentinde İsrail’i bir ateşenin evine bombalı saldırı oluyor ve ateşenin küçük oğlu ölüyor. Olayı araştırmak için İsrail’i casus Martin Kurtz Batı Almanya’ya geliyor. Kısa süre içerisinde olayın daha önce bir çok saldıraya sebep olmuş Filistin Kurtuluş Örgütüne (FKÖ) bağlı, başında Khalil adından birinin olduğu bir grubun işi olduğu anlaşıyor. Bu grubun amacı diaspora da bulunan Yahudilere saldırarak düzenleyerek kendilerince davalarını sürdürmek. Bonn’da yapılan saldırı batılı bir kadın tarafından yapılıyor ve bu kadının FKÖ üyesi Salim’i (batıda Michel adı ile biliniyor) sevgilisi olduğu anlaşıyor. Kurtz, bu yapılanma ile mücadele etmek için tek çıkar yolun aralarını birini sokmak olduğu düşüyor.

Martin Kurtz’un dikkatini ise Charlie adından bir İngiliz tiyatro oyuncusu çekiyor. Charlie, Londra yaşayan küçük bir tiyatro da William Shakespeare’in Size Nasıl Geliyorsa adlı oyunu sergileyen, dönemin uygun sol politikalarını benimseyen bohem bir kadın. Charlie’nin de bulunduğu tiyatro grubu bir hayırseverin katkısı ile Yunanistan’a davet ediliyor. Burada grup gizemli bir adam ile tanışıyor ve Charlie bu adamın peşinden gitmeyi kabul ediyor. Bu adam İsrail casus Gida Becker. Yunanistan kumsallarından görkemli akropolise uzanan bu gezi Atina’da bir evde son buluyor ve karşımıza Martin Kurtz dikilerek Charlie’li karşılayıp bu “oyunun yazarı, yönetmeni ve yapımcısı benim” olarak kendini tanıtıyor.

Martin Kurtz’un her şeyini yaptığı bu oyun ne peki.. Charlie, daha önce Salim’in bulunduğu bir foruma katılması Kurtz’un dikkatini geçiyor. Casusluk da biraz oyunculuk gerektirir ve Charlie gerçekten iyi bir oyuncu ve hatta iyi bir yalancı. Amaç, Charlie’yi Salim’in sevgilisi olarak FKÖ içerisine sokmak ve böylece bu örgütü içeriden çökertmek. İsrail eski asker olan ve uzun süredir bu işlerden elini eteği çekmiş olan Gida Becker’in görevi ise onu bu kurguya hazırlamak. Böylece Gida, (dizinin iki bölümünde beş adı var) Salim rolünde Charlie ile Avrupa’yı gezerek bütün senaryoyu baştan canlandırıyorlar ve böylece Salim ile batılı sevgilisinin arasında oluşan aşkın bir benzeri Gida ile Charlie arasında oluşuyor.


Dizinin, ilk bölümleri romanın da etkisi ile de karışık ve anlaşılmaz. Ama belki de dizinin en güçlü yanlarından biri de bu. Bütün öykü dizinin tamamını çok iyi sarmış durumda ve yavaş yavaş açılıyor ve anlam verdikçe Kurtz’un yazdığı kurguya dahil olup anlam veriyorsunuz. Dizi de, Filistinlilere daha yakın duruyor. İki ana Filistinli karakter var bunlarda kendi taraflarından olayları anlatıyor. Yani İsrail-Filistin mevzusunda kendi yaşadıkları var ve bunları konumlandıkları bir yer var. İsrail’i casuslar olarak görüyoruz ama onların bu olay nasıl baktığı neler hissettikleri pek bilmiyoruz. Daha ketum ve sertler.

Park Chan-Wook’un harika bir iş çıkardığını söylemek lazım. Park,hikayenin dramatize olduğu, ritmin düştüğü anlarda kendi tarzına göre ayağa kaldırmayı çok iyi beceriyor. Ayrıca, bir casusluk filminin vazgeçilmesi olan gözetleme, soruşturma ve askeri eğitim sahnelerinin de ayrı bir atmosfer yaratmayı başarıyor. Bazı sahne seçimleri ise yenilik niteliğinde. Kaotik bir yakalama sahnesinin uzaktan sabit bir kamera ile çekmesi veya Charlie’nin Gida ile ilk yakınlaşmasında gözünün içinde anlık ruh haline dışarı vurması gibi. Dönemin Münih’i, Lübnan’i, Londra’sı Atina’sını çok başarılı resim ediyor ve ortaya çıkan renkler çok başarılı.

Park Chan-Wook’ın burada ki en büyük yardımcıları da oyuncu kadrosu. Charlie rolünde ki Florence Pugh resmen döktürülüyor. Gida’nın peşinden giden neşeli, sıcakkanlı kadını, Avrupa gezen hippiyi, Lübnan da eğitim alan militanı sırıtmadan üstesinden geliyor. 22 yaşında ki oyuncu çok olgun bir iş ortaya koyuyor ve bundan sonra adı çok duyulacak ve aranacak bir isim olacağı net. Martin Kurtz’u ise Amerika’nın yaşayan en büyük oyuncularından biri olan Michael Shannon var. Kıvırcık tuhaf saçları ve kocaman gözlükleri ile karikatürize bir tipi yavaşladığı zamanları da olsa başarı ile üstesinden geliyor. Pugh, kadar sürekliliği olmasa da alta da kalmıyor. Bu üçlünün en zayıf halkası ise Gida Becker rolünde olan Alexander Skarsgård, gizemli adam ile başlayan rolü sonralara doğru dağılsa da, Skarsgård çok tek düze ve donuk kalıyor.

The Little Drummer Girl, doğal olarak John Le Carré’nin başka bir romanından uyarlanan The Night Manager ile kıyaslandı ve çoğu karşılaştırmada The Night Manager daha önde görülse de bence ikisi de televizyon için çok yenilikçi ve ilgili hak ediyor. Diziyi Türkiye’de Blu TV üzerinden izlenebilir durumda. Dizi orijinal olarak 6 bölüm olsa da Blu Tv 8 bölüm olarak yayınlıyor.