The Dead Don’t Die:Neden Zombi

Film

Bu yıl Cannes Film Festivalinde gösterildiğinde hem seyircide hem de eleştirmenlerde acı bir tat bırakan The Dead Don’t Die , başı sonu çok belli olmayan bir Jim Jarmusch film.

Artık zombi filmi izlemeye ne kadar istekliyiz. 1968’de George Romero’nun Night of the Living Dead ile başlayan zombi miti, o yıldan bu zamana kadar önemli bir popüler kültür unsuru oldu. Bir çok farklı formda gördük zombileri, artık ne kadar faklı görebiliriz ki sorusu aklınızı kurcalarken, melodramın kabul görmüş usta yönetmeni Jim Jarmusch bir zombi filmi çekeceğini duyduk.

Jim Jarmusch adına buna şaşırdığımızı sanmıyorum. Son yıllarda kendisinin bu türlere ilgi duyduğunu biliyorduk. Only Lovers Left Alive ile vampir işine el atan Jarmusch, bu sefer de zombi aleminin kanlı dünyasına giriş yapıyor. Son dönemde filmografisine eklediği filmlerle eski günlerine rahmet okutan yönetmenin buradan nasıl çıkacağı da ayrı merak konusu.

Bu yıl Cannes’da ilk kez gösterilen film, seyirciyi ve eleştirmenlerde derin bir burukluk bıraktı. Jim Jarmusch son yıllarda geniş kadrolar ile çalışmayı seviyor. The Dead Don’t Die’de oldukça geniş ve tanıdık bir oyuncu kadrosu var. Centerville adında bir kasabada akşam güneşinin geç batmasına, evcil hayvanların kayıp olmasına şahit oluruz. Sonra bunun sebebinin dünyanın kutuplarda yeraltı kaynakları araması olduğunu öğreniyoruz. Ve bir gece iki zombi ile başlayan dehşet giderek bütün şehri esir alıyor.

Bu kısa giriş bile size tanıdık gelebilir. Keza film bu tanıdık kokudan ve dokudan çok uzağa gidemiyor. Filmin, ilk başında şehrin polis memurların ile bir arabada gidiyoruz ve radyoda bir şarkı çalmaya başlıyor. Polis şefi Cliff bu şarkının çok tanıdık olduğu söylüyor ama bir türlü çıkaramıyor. Yardımına koşan polis memuru Ronnie şarkının filmin tema şarkısı olduğu söylüyor. İşte filmin en ayrı durduğu an bu dördüncü duvarı aştığı an oluyor. Buradan sonra çok farklı bir şey bekletiniz olabilir ama her şey orada o polis arabasının içinde kalıyor.

Filmde bir çok ünlü ismin olduğu söylemiştik. Tom Waits’i ormanda yaşamın sürdüren bir meczup, Steve Buscemi’yi kafasında “Amerika’yı beyaz yapalım” sloganı bulunan bir şapka takan çiftçi, Iggy Pop’u kahve manyağı bir zombi, Selena Gomez’i Cleveland’dan geldiğine inandığımız bir hippiyi canlandırırken görüyoruz. Only Lovers Left Alive’de Jarmusch ile çalışan Tilda Swinton’u İskoç, samuray kılıçlara ilgi duyan bir cenazeci olarak karşımızda. Bu kadar oyuncu içinde belki en torpil geçilen isim. Filmin mizahı içinde en kararlı karakter durumunda. Filmin asıl mizah ise Adam Driver’ın oynadığı Ronnie’den çıkıyor.

Film için söylenen olumlu tenkitlerin önemli kısmı zombilerin normal hayatlarında ne önemli ise burada onları tekrarlaması. Bir şekilde ortalık da kahve, Wİ-Fi, Oyuncak diye dolaşan zombiler görüyoruz. Hatta yediği bağırsakları bırakıp kahveye hayır diyemiyorlar. Ama bu tüketim alışkanlıkları ne de zombi mizahı filmlerde ilk kez yapılmıyor. Zombieland’de şakası, Dawn of the Dead’de ise tüketim toplumu eleştirisi yapılmıştı.

Jim Jarmusch, çok da akmayan ve bir yere çıkmayan hikayeyi sona bağlamak konusunda da epey zorlandığı açık. Jarmusch, hatırına katlanmak isteyenlere belki ama onun dışında neden izledim diye kendinize sormanız muhtemel.

Border: Soğuk Sınırlar

Film

Kabullenmesek de kendi içimizde sınırlar var. Bu sınırları bazen kendimiz, bazende toplum bize bunu koyar. Peki bu ne kadar doğru. Biz kimiz ve bu sınırları kim koydu. Kuzeyden gelen Border bunun cevabını verebilir mi?

Border, adı gibi sınırda bir film. Filmi gören bir çok kişi gördüğü şeyi en kötü film olarak sınıflandırabilir. Benim gibi bir kısım için ise sinemada gördüğü en garip filmlerden biri olarak adlandırabilir. Let the Old Dreams Die’in (Gir Kanıma) de yazarı olan John Ajvide Lindqvist’in kısa öyküsünden Isabella Eklöf ve yönetmen Ali Abbasi tarafından senaryolaştırılmış. Ali Abbasi, İran doğumlu bir İsveç’li. Çocukluğu ve gençlik yılları Tahran’da geçmiş. Okumak için geldiği İsveç’e göç etmiş, şimdilerde ise Danimarka’da yaşıyor. Ali Abbasi, Border ile uyumadan çocuklara anlatılan bir İskandinav masalı işliyor. 

Tina, İsveç’de küçük bir sahil kasabasının limanında gümrük güvenliğinde çalışıyor. Uzun bir koridordan geçen yolcuları ayakta durarak izliyor ve koku alma gücü sayesinde, insanlarda ki öfke, korku, utangaçlık gibi duyguların kokularını alıyor. Yakaladığı suçlular avuntu niteliğinde ama bir gün çocuk pornosu taşıyan iyi giyimli bir adamı yakalıyor ve yetkiler tarafından bu işin içine sokuluyor. 

Tina, insanlardan uzak, ormanda küçük bir evde yaşamayı tercih ediyor. Roland adında köpek dövüşlerine katılan bir adam ile aynı evi paylaşıyor. Aslında Roland’dan hoşnut değil ama babasına dediği gibi insanların çevresinde bulunmasını da istiyor. Tina için her şey rutin bir iş gününde fiziksel olarak kendine benzeyen Vore’nın gelmesi ile değişiyor. Tina, belki istemeden kendini Vore’ya doğru itiyor. Tina bu arada çocuk pornosu soruşturmasında yetkililere yardım ediyor ve filmde yan öykü olarak ilerliyor. 

Buraya kadar olanlar bir film için çok klişe olabilir. Filmin asıl marifet Tina ve Vore’nin fiziksel durumları. Neandertal bir görünüşe sahipler. Tina’nin hayvanlarla ilişkisi, ayakları çıplak ormanda dolaşması doğa ile arasında bastırılmış bir duygu içerisinde. Bir tarafta modern insan yaşamı bir tarafta ise doğa. Şimdi tam bu arafta Tina. Kendini modern insan tarafında görüyor ve/veya görmek istiyor. Vore ise kendini insan gibi görmüyor hatta insanı düşman olarak görüyor ve intikam almak istiyor. Tina’nin bastırdığı bütün duyguların dışa vurumunu Vore’de görmek mümkün. 

Ali Abbasi, dışarıdan bakılınca hissedilecek bu ayrımı anlatırken, ne Tina’nin ne de Vore’nin toplum içinde dışlanmasına veya alay konusu olmasına bizi tanık etmiyor. Belki kendi deneyimlerinden de yola çıkarak kuzey Avrupa’nın bastırılmış ayrımcı hislerinin direk göremiyoruz. Gümrük görevi sırasında bir adamın Tina’nın arkasından “çirkin oruspu” demesi gibi yüze karşı bir alay yok ama içten oluşan bir sınır var. Şimdi Vore, bu sınırın farkında ve insan olmadığı ve insanların dost olmadığı konusunda da kararlı. Kurtçuk yiyen Vore, bunu Tina’ya da teklif edince Tina’nın tepkisi bunun iğrenç olduğu, iğrenç olma sebebi olarak da herkesinin bunu böyle söylediği. Tina’nın verdiği cevaptan neden duygularını bastırdığı ve neler hissettiği anlıyoruz. Modern insanın beklentilerine cevap verme dürtüsü ağır basıyor. Vore, yavaş yavaş Tina’nın alt benliğin ortaya çıkmasını sağlıyor. Tine ve Vore’nin afinite durumu ayrık sevişme sahnesi ile acayip bir duruma ulaşıyor.

Film, Tina ve Vore’nin yakınlaşması sonrası bambaşka bir yere evriliyor. Fantastik bir mecradan polisiye kayıyor. Seyirci olarak normalde Tina ve Vore ilişkisinde ilerleme beklerken, film bizi dışa itiyor ve şaşırtıyor. Bu durum film için avantaj yerine aleyhine dönüyor ve sonlara doğru sıradan bir hal alıyor. Yinede filmin bütününe kapanmaz bir yara açmıyor.

Yüklü bir makyaj altında Eva Melander, Tina olarak film boyunca çok büyük bir iş çıkarıyor ve filmin en büyük keşfi durumunda. Fin aktör Eero Milonoff’da Vore olarak aynı derecede Eva Melander’e ayak uyduruyor. Filmin bu başarılı makyaj çalışması Oscar adaylığı getirdiği de söyleyelim. Border, son yıllarda başarılı ve ayrık işler çıkaran İskandinav sinemasın son göz ağrısı. Buna tanık olmak ve garip bir deneyim yaşamak isteyenler için şans verilmesi gereken bir film. 

Don’t Look Now: Bir Gerilim Masalı

Ne Filmdi Ama

Görkemli stili, karanlık atmosferi ile doğaüstü, öngörülemeyen bir yolculuğa çıkarıyor. Korku/gerilim sineması adına Rosemary’s Baby, The Shining ve The Exorcist ile mükemmel dörtlüyü tamamlıyor. Şimdi bir gömüyü çıkarmak için 1973’e gidiyoruz.

Bazı filmleri sevmek için çok fazla neden yoktur. Bazen rengini bazen müziği bezen oyuncuları seversiniz. Bazen de bütün olarak bize yaşattığı deneyimi severiz. 1973 yılının ürünü olan Nicolas Roeg filmi Don’t Look Now’u sevmek için bu sebeplerin hepsine sahibiz. Görkemli stili, karanlık atmosferi ile doğaüstü, öngörülemeyen bir yolculuğa çıkarıyor. Korku/gerilim sineması adına Rosemary’s Baby, The Shining ve The Exorcist ile mükemmel dörtlüyü tamamlıyor.

Nicolas Roeg, İngiliz sinemasının önemli yönetmenlerin biri belki en önde gelenlerinden. Don’t Look Now, Nicolas Roeg’un üçüncü film ama bu filme kadar asıl ünü çok başarılı bir görüntü yönetmeni olması. Zaten filmin sinematografik olarak bu kadar kusursuz olabilmesi için bundan çok yararlandığı anlıyoruz. Bu filmi Nicolas Roeg dışında biri çekse ne olurdu nerede olurdu bilmiyorum ama sinema adına büyük bir deneyimi yaşamaktan maruz kalacağımız kesin, orası biliyorum…

Film İngiliz öykücü Daphne du Maurier’in kısa öyküsünden uyarlama. Daphne du Maurier, ülkemizde fazla tanınan bir isim olmasa da İngiliz edebiyatı kadar sineması içinde verimli bir isim. Alfred Hitchcock’un The Birds, Rebecca ve Jamaica Inn -en iyi du Maurier romanı olur- filmlerine de kaynaklık eder. Daphne du Maurier’ın öykülerin ana temelinde korkunç, doğaüstü olaylar bir melodram ile harmanlanır. Burada nasıl öyküden çıkan Nicolas Roeg ve senaristler Alan Scott ve Chris Bryant geniş bir özgürlükle konuyu ele alsalar da sonuçta Daphne du Maurier’in hikayesinin büyüsü bozmazlar. Lakin filmin oluşturduğu Hitchcockvari atmosferden yararlanırlar.

Don’t Look Now günümüzde iki miras ile hatırlanır. Birincisi benzersiz görselliği ikincisi beş dakika süren sevişme sahnesi. Yukarıda size 3 film saydım. Şüphesiz bunların hepsi de benzersiz filmler ama bu filmlerde böyle bir sevişme sahnesi mevcut değil. Bu sahne sinema tarihi için etkin bir an. Nicolas Roeg bu sahneyi ileri-geri geçişler -bütün sahneyi koymaz- ile çeker ve ilk filmi olan Walkabout’da bu konuda epey deneyimlidir. Walkabout’da yer alan cinsellik filmin kayıp olmasına yol açıp çoğaltılmasına bile mani olur. Don’t Look Now bu sahne nedeni ile Amerikan film derecelendirme kurulu olan MPAA’dan “R” ratingi alır ve seyirci konusun da daralma yaşar. Belki de diğer saydığımız filmler kadar hatırlanmaması da bu yüzdendir. Bu sahnenin dedikodusu ise hala devam eder. Julie Christie ile Donald Sutherland burada gerçekten seviştiklerine kadar uzar gider.

Her şey kasvetli bir İngiliz taşrasında başlar. John Baxter ve karısı Laura evlerinde işleri ile ilgilenirken iki çocukları evin geniş bahçesinde oynamaktadırlar. John, anlık bir his ile koşarak kendini dışarı atar ve küçük bir gölet de kızı Christine’nin su üstünde yatmakta olduğu görür. Lakin artık çok geçtir Christine boğularak ölmüştür.

Buradan bir kaç ay sonraya gidiyoruz. Venedik’deyiz. John Baxter, bir kilisenin restorasyonunda görevli, Laura ise umutlarını haplara bağlamış. Küçük oğullarını ise yatılı bir okula bırakmışlar. Sıradan bir öğle yemeğinde tekin görülmeyen iki İskoç kız kardeş tanışırlar. Kız kardeşlerden kör olanı Heather, medyum olduğunu iddia ediyor ve Christine’i gördüğü söylüyor. Bu konuda Laura’yı ikna etmeyi de başarılıyor. John ise inanmaz ama Laura’nın halinden mutludur. Laura, daha sonra kardeşlerin ısrarı ile bir medyum seansı düzenlerler. Bu seans sonrasında Venedik’ten ayrılmaları gerektiği söylenir. Eğer Venedik’de kalmaya devam ederlerse, John’un öleceği söylenmektedir. John, ilk önceleri bu kahine inanmaz ama Laura’nın durumu hakkında ise ciddi şüpheleri vardır. Oğulların yurda bir kaza geçirdiği öğrenirler ve Laura İngiltere’ye döner. Bu arada şehir de seri cinayetler işlenmekte ve polis John’u şüpheli olarak görmektedir.

Nicolas Roeg ortaya koyduğu Venedik, kartpostallardan gördüğümüzden çok başka. Venedik’de ki ilk sahne de John, kilise duvarını delerken bütün betonun tütün gibi olduğu, çürümüş olduğun dem vurur. Venedik’de keskin bir kış mevsimi yaşanıyor. İkonik binalarından çok kanalizasyonlarda, tekinsiz ve çöp yığınlarından oluşan sokaklarda ve izbe binalarda dolaşıyoruz. Romantizm şehri tedirgin edici bir korku şehrine dönüşmüş.

Don’t Look Now çok etkili bir açılış sahnesi ile açılır. Burada ileride olacak bir çok olay hakkında ilk belirtileri alırız. John Baxter psişik güdülere sahiptir. Evin dışarıdan izole bir yerinde Christine’in başına gelecek olan trajediyi hissetmesini burada görürüz. Filmin simgesi olan “kırmızı yağmurluk” ilk burada görünür ve film cam kırılması uğursuz bir olayın başlangıcı olarak işler. Christine’in ölümünden önce kardeşinin bisiklet ile bir camı kırmasına tanık oluruz. Roeg, bu ipuçlarını filmin sonunda çok başarılı bir şekilde bağlamayı başarır. John Baxter’in kanalda cenazesini görmesi de psişik yeteneklerinin bir sonucudur. Bir yerden sonra gelecek ile geçmişi karıştırmaya başlar.

Donald Sutherland, garip duran bir peruk ile filmi götürse de inançlı bir insan, acılı bir baba ve kariyerini düşünen restoratör rolünde çok başarılı bir iş çıkarıyor. Karısı Laura rolünde Julie Christie, depresyondaki anneyi ve karmaşık durumunu bütün film boyunca aksatmadan yansıtmayı başarıyor. Kız kardeşler filmin başlarında ki ürkütücü ve tekinsiz halleri filmin sonralarına doğru dağılıyor. Ortaya abartı, zorlama bir iş çıkıyor. Belki filmin en zayıf yeri burada oluşuyor. Kardeşleri oynayan Hilary Mason ve Clelie Matania aynı istikrar ile iş çıkardığı söylemek zor.

Filmin gösterildiği yıllarda herkes filme bayılmadı sonuçta. New York Times’in efsane baş eleştirmeni Vincent Canby filme karşı muhalif bir tavır takıldı. Filmi gittikçe kabaran bir su köpüğüne benzetti ve bu köpüğün patlamak yerine sönmesinden yakındı. Bu durum Don’t Look Now’un İngilizler tarafından yapılmış en iyi beş yerli yapımdan biri olarak gösterilmesi engel teşkil etmedi. Ülkemizde filme ulaşmak zor. Basılmış bir DVD’si mevcut olmadığı gibi stream içeriklerde de bulunmuyor. Bugün birlikte anıldığı filmler kadar bilinmese de gömüldüğü yerden çıkarmak için tam zamanı.

The Kindergarten Teacher:Bulanıklaşan Sınırlar

Genel

Yönetmen/yazar Sara Colangelo, 2014 yapımı aynı adlı İsrail filmine sadık kalarak The Kindergarten Teacher’da bir çok yana evrilebilecek bir hikayeyi ustaca yoluna sokuyor.


Lisa Spinelli iyi bir eş, işini seven bir anaokulu eğitimcisi. İki yetişkin çocuğu ve kocası ile mutlu ama bir o kadar monoton hayatı var. Enerjisini ve sabrını anaokulunda çocukları bir üst sınıfa hazırlamak ve onlara alfabe öğretmek için harcıyor. Okul dışında ki tek uğraşı ise hafta da bir gün gittiği yetişkinler için olan şiir kursu. 40’lı yaşlarda ki Lisa, manik bir sanat tutkusuna tutulmuş, orta yaş histerisi yaşıyor.

Yönetmen/yazar Sara Colangelo, 2014 yapımı aynı adlı İsrail filmine sadık kalarak The Kindergarten Teacher’da bir çok yana evrilebilecek bir hikayeyi ustaca yoluna sokuyor. Tabi ki bundan ki en büyük yardımcısı çok üstün bir iş çıkaran Maggie Gyllenhaal. Lisa Spinelli olarak çaresizliği, sabrı ve hüznü film boyunca donuk yüzünden okuyoruz. Secretary filminden bu yana hatta en güçlü işinin bu olduğu söylemek abartı olmaz.

Lisa, şiir yazma sınıfında okuduğu şiirlerden gereken övgüyü alamıyor. Yazdığı şiirler naif tabir ile vasat ötesi. Bir gün anaokulunda bir çocuğun trans halinde bir şiir okunmasına tanık oluyor. 5 yaşında olan Jimmy’in okuduğu bu şiirden etkileniyor ve bunu kendi şiiri gibi kurs da okuyor ve bu sefer güzel övgüler alıyor. Özellikle de yazma sınıfının büyüleyici hocası olan Simon’dan. Lisa ile Jimmy arasında saplantılı bir bağın ilk adımları da atılmış oluyor. Lisa’nın entelektüel bir açıklığı var. Orta yaşlarda kendini ifade etmeye çalışıyor. Çocukları yaşıtlarına oranla zeki ama onun istediği gibi değil. Kızını uyuşturucu içerken yakaladığı zaman, kızını uyuşturucu içtiği için değil sanat/kültür konularında yaratıcı olmadığı için kızıyor. Artık dünya da bu tür şeylerin değerin olmadığından yakınıyor. Şimdi tam da böyle şeyler ile boğuşurken karşısına çıkan Jimmy’de bir Mozart potansiyeli görüyor.


Jimmy’in babası ilgisiz. İlgisiz olduğu kadar dünyaya bakış açıcısı pragmatik. Para kazanmak gerektiğine inanıyor ve bunun için sanatın doğru yol olmadığına biliyor. Jimmy amcası gibi “değersiz” bir yazar olmayacak… Lisa bundan sonra Jimmy’in bu yeteneğin yok olup gitmesine göz yumamayacağı anlıyor… Önce bakıcısının işten çıkmasına yol açıyor ve böylece Jimmy ile daha çok vakit geçirmeye başlıyor. Anaokulunda uyku aralarında saplantılı buluşmalar artık Manhattan’da sergi gezmeye hatta bir şiir buluşmasına kadar uzanıyor. Bu durum babasını rahatsız ediyor ve Jimmy’in bulunduğu anaokulundan uzaklaşmasına yol açıyor.

Lisa’nın saplantısı film boyunca mentörlük ile taciz arasında ki ince çizgide seyir ediyor. Manhattan’a her gitmelerin de gizem ve gerginlik söz konusu. Yönetmen Sara Colangelo’nun buralarda hakkını teslim etmek lazım. Buralarda ki gerilimi ve dramayı çok iyi harmanlıyor. Lisa’nın Jimmy ile tekli görüşmelerini, sabrını ve yol göstermesine, kararlılığına hayran oluyorsunuz. Ama aynı zamanda Jimmy üzerinde ki hakimiyetini de net görüyorsunuz. Colangelo, burada ki dengeyi çok iyi sağlıyor ve seyirciyi ahlakı yönden rahatsız etmiyor.

Bir tarafta 5 yaşında bir çocuğu alıkoyan bir öğretmen -hatta onu şiir olarak sömüren- bir tarafta ise doğuştan yetenekli bir çocuk ve yeteneğin farkında olan tek kişi de anaokulu öğretmeni. Muhtemelen bu yetenek hiç değerlendirilmeyecek. Lisa, filmin başından beri öğretmen pozisyonu ve sabrını hiç kayıp etmiyor. En zor durumda bile bundan taviz vermiyor. Hatta Jimmy’in ilk şiirinde Anna’nın kim olduğunu öğrendiğinde hayal kırıklığı yaşasa bile amacından hiç sapmıyor.

Sonunda Sara Colangelo insanı kendi değerleri ile baş başa bırakıyor ama sonunda da net bir mesaj veriyor. Jimmy’in aklına şiir geldiğini söylüyor ve etrafından kimse buna tepki vermiyor. İkinci kez bunu tekrarlıyor ama yine cevap alamıyor. Lisa’nın dediği gibi Mozart’ı kraliyet büyüttü ve Jimmy’i de birinin büyütmesi gerekecek. Lakin Jimmy’in artık bir Lisa’sı bile yok.

Us: Düşmanla Tanışma

Genel

Jordan Peele Amerikan sinemasının yeni merkez sinemasını ayağa kaldıran adam olabilir mi? Us ile bunun cevabını veriyor.


George Romero 1968 yılında Night of the Living Dead’i vizyona soktuğunda büyük bir heyecan ve korku ile karşılanmıştı. Çok düşük bütçe ile çekilen film, müthiş bir gişe hasılatına imza atmıştı. Romero’nun en büyük başarısı zombileri popüler kültüre kazandırması değil, Night of the Living Dead’e kurguladığı politik hicivdi. Dönemin en korkulan mevzusu olan soğuk savaşı bir zombi hikayesine yedirmesi en büyük başarısı idi. Jordan Peele, Get Out’da tam olarak bunu başarmıştı. Az kabul edilecek bir bütçe ile çekilen film bir aile buluşmasının kanlı bir sona gidişi izlemiştik. Afro-Amerikalı bakış açısı ile Amerikanlı beyaz liberallerin ikiyüzlülüğü ortaya koymuş ve bir çok siyasi hicivi de filme yerleştirmişti.

Amerika’da Donald Trump’in başa geçtiği döneme denk gelen Get Out ciddi gişe başarısına imza attı ve Jordan Peele’ye oscar getirdi. Eleştirmenlerden çok iyi dönüşler aldı ve Peele için yeni Kubrick, Hitchcock yakıştırmaları yapıldı. O illa birisine benzeyecekse bence yeni Romero olabilir ki, Peele özgün bir yönetmen olduğu, farklı bir yere sahip olduğu da belirtmek şart.

İlk film Get Out sonrası Jordan Peele 2. uzun metraj filmi Us -Biz- için çok büyük beklenti oluştu. Yönetmen bu beklentileri boşa çıkarmadı ve Us ile de ciddi övgüler aldı ve film Amerika’da şimdiden hatırı sayılır bir gişeye ulaştı. Peele, Get Out’da yakaladığı damarı bire bir Us’a taşımıyor, ilk filmi kadar ağır bir alt metin sunmuyor ama başvurduğu yol çok daha retorik ve işlevsel.

Eğer filmi izlemediyseniz yazının bundan sonrası tadınızı kaçırabilir. Us, 1986 da geçen bir prolog ile başlıyor. Çocuk yaşlarda olan Adeladie, Santa Cruz plajında bir panayırın içinde eğlenmeye çıkmış. Anne-babasının bir anlık boşluğundan sessizce aralarından uzaklaşıyor ve bir pavyona giriyor. Burada doppelgangerı -ikizi- ile karşılaşıyor. Burayı belli bir tatta bırakarak günümüze geliyoruz. Adelaide artık orta yaşlarında bir kadın, evlenmiş ve iki çocuk annesi. Yıllar sonra bu sırrı yaşadığı yere yaz tatili için geri geliyor. Eşinin ısrarı ile Santa Cruz’da ki o plaja geri dönüyor. Gün boyunca huzursuz ve gergin olsa da başına bişi gelmiyor ta ki bunun akşamına kadar.


Jordon Peele ilk prolog da olduğu gibi bütün plaj sahnelerinde gerilimi müthiş sağlıyor. İzleyiciye plajı Adeladie’nin gözünden aktarıyor ve onun hissettiği gerginliği ve rahatsızlığı bizlerin hissetmemizi bekliyor. Bir şeylerin olmasını bekliyoruz ama istediğimiz olmuyor. Plaj dönüşü gece aile yatmaya hazırlanırken evlerin bahçesinde kırmızı tulumlar içerisinde bir aileyi fark etmesi ile şiddetli bir karşılaşma baş gösteriyor. Jordan Peele, bu sahneden başlayarak korkunun bütün klişe öğelerine başvuruluyor ama bunları kullanması ne filmin temposuna zarar veriyor ne de hikayenin tıkanmasına. Wilson ailesinin bahçesinde duran aile, her biri kendileri benzeyen birer kopyaları. Yazlık evin salonunda iki Adeladie arasında bir yüzleşme söz konusu…

Jordan Peele, asıl olarak “Biz”lerin mücadelesini veriyor. Kırmızı elbiseli doppelganger insanın en ilkel güdülerine sahipler. Savaşçı, konuşamayan çeşitli homurtular çıkaran varlıklar. Aralarından tek konuşan ise Adeladie’nin doppelgangeri. Asıllarından nefret ettikleri açık ama Wilson’lara zarar verme konusunda sabırlılar ve bu anın tadını çıkarmak istiyorlar. Kırmızılar veya kopyalar insanlığın barbar tarafını işaret ediyor ve insanlığın modern toplum adı altında bastırılan bütün özelliklerine sahipler. Yağmacı, ilkel ve cani… Bütün kırmızılar, kopyaları oldukları kişilerin özellikleri taşıyorlar. Evin kızı olan Zora’nın kopyası rekabetçi ve Zora gibi koşucu. Jason’nın kopyası ise şakacı eğlenmeyi seven biri. Ayrıca yaşamak için kopyalarını öldürmek zorundalar.

Wilson ailesi orta sınıf bir Amerikan ailesi. Ailenin o anını biliyoruz. Jordan Peele ailenin geçmişi hakkında hiç bilgi vermiyor. Ailenin babası Gabe Wilson, silik bir görüntü verse de ailenin en hırslı kişiliği. Üst sınıf olmak istiyor ve komşuları beyaz Tyler ailesini örnek alıyor. Onlara yakın bir yerden yazlık ev satın almış. Onların arabalarına, tekneleri imreniyor. Hatta kendisi de orta halli bir tekne bile satın alıyor. Yine Josh Tyler ile olabilmek için ailesine zorlayarak Santa Cruz’a getiriyor. Wilson’lar ilk saldırıdan kurtulduktan sonra Tyler’lara sığınmak istiyor ama onlar kendi kopyaları tarafından öldürülmüş. Gabe Wilson başta olmak üzere Wilson’ların bütün Tyler mal varlıklarını ele geçirmesi tesadüf değil. Önce evi almaları sonra Gabe’nin Tyler’lerin teknesinde Josh Tyler’in kopyasını öldürmesi ve ailenin büyük bir gururla Tyler’ların arabasını alması gibi.


Jordon Peele’nin filmde en açık göndermelerin biri de İncil’in Yeremya 11:11 kısmına olan göndermesi. İncilin bu kısımı “Bu yüzden RAB, ‘Kaçıp kurtulamayacakları bir yıkım getireceğim başlarına’, ‘Bana yakarsalar da onları dinlemeyeceğim.” şeklinde. Doppelganger’in ilk geldiği gece Gabe’nin özetini izlediği beyzbol maçının 11:11 berabere olması, evin oğlu Jason’in odasında saatin 11:11 olması gibi 11 rakamına bir çok gönderme mevcut. Hatta film de rakam olan yer yerde 11 var. Adeladie’nin çocukluğun gösterildiği prologda babasının kazandığı hediye için 11 numaranın olduğu hediyeyi seçmesi veya Wilson’ların olayları izlediği televizyon kanalının Canal 11 olması gibi. Burada bir birlerine en yakın rakamlar olan 11’in seçilmesi, Yeremya 11:11 kısmının işaret edilmesi filme dini bir güç ve anlam katıyor.

Jordan Peele’nin hem filme koyduğu bir tür imgeler hemde gerilim anına kadar giden yol muhteşem işliyor ve Adeladie gibi bizler bu tesadüfleri yaşıyoruz. Peele, sürekli kamerayı oyuncuların yüzlerine tutarak anlık tepkilerinden çok iyi yaralanıyor ve hikaye sona doğru ritim düşürmeden çok iyi işliyor. Jordan Peele, konuyu tam olarak bağlayamadığı düşünerek iki ayrı final tasarlamak istemiş. İlk finalde kopya Adeladie yeraltında durumu açıklayan bir konuşma yapıyor. Açıkcası bu konuşma hem filmin ritmini öldürüyor hem de olayı açıklama konusunda çok havada kalıyor. İkinci final ise seyirciyi asıl etkileyen an oluyor. Hem Adeladie’nin kopyasının neden diğerlerinden farklı olduğu, bu kalkışmanın neden başladığını ve kopyaların neden elele tutuştuklarını bir mantığa oturtuyoruz.

Filmin müzikleri Get Out da olduğu gibi Michael Abels’e ait ve çok başarılı. Müzik kullanımın yanı sıra Jordon Peele’nin filmin başından başlayarak, olayların başlatığı yer olan sahilde ki korku evine geri dönülmesine kadar gerilimi hep zirve de tutuyor. Stanley Kubrick’in The Shining’in de olduğu gibi Peele’nin kamerası da hep karakterin yüzünde geziyor. Yeraltının görüntüsü ise Overlook Otelinin koridorlarını hatırlatıyor.

Başta Adelaide rolunda Lupita Nyong’o olmak üzerine çift rollerde izlediğimiz oyuncular çok iyi işler çıkarıyor. The Handmaid’s Tale’den aşina olduğumuz Elizabet Moss komşuları Kitty Tyler rolunda az ama öz iş çıkarıyor. Vesselam Jordon Peele bayadır ortalarda olmayan Amerikan merkez sinemasının tam merkezine oturmuş durumda. Us, belki oscar için şansı olmaz ama şimdiden ciddi bir gişeye ve popülerliğe ulaştı. Kendi hikayeleri yazan Jordan Peele’de artık çok beklenen yönetmenlerden biri oldu. Ve bizler sırada ki yolcuğa sanırız, bizi çok bekletme.